2 dk. 12 sn. Birgun

Eğitimin taşeron ordusu: Ücretli öğretmenlik ayıbı

Türkiye bugünlerde sömestr tatilinin heyecanını yaşıyor. Milyonlarca öğrenci karne almanın, binlerce kadrolu öğretmen ise dinlenmenin planlarını yapıyor. Ancak eğitim camiasının görünmez kahramanları, sayıları 90 bini aşan "ücretli öğretmenler" için bu tatil, bir dinlenme değil; bir ekonomik kayıp anlamına geliyor.

Dün Ankara başta olmak üzere pek çok ilde ücretli öğretmenlerin seslerini yükselttiğine şahit oluyoruz. Neden mi? Çünkü ders saati ücretiyle çalışan bu öğretmenler için okulun kapısına kilit vurulması, maaşın kesilmesi, sosyal güvenlik primlerinin durması demek. Kadrolu meslektaşları tatilde tam maaşını alırken, ücretli öğretmen Ocak ayını asgari ücretin yarısı olan 15 bin TL gibi komik rakamlarla kapatmak zorunda kalıyor. Daha da vahimi; Ocak başındaki kar tatillerinde okula gidemeyen öğretmenlerden, sanki bu tatil onların suçuymuş gibi, yatan ücretlerin IBAN ile geri istenmesi bardağı taşıran son damla oldu. İşte bu adaletsizlik, bugün sokaklara taşan o öfkenin asıl kaynağıdır.

Peki, biz bu noktaya nasıl geldik? Ücretli öğretmenlik sistemi, aslında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda; askere giden, doğum iznine ayrılan veya uzun süreli rapor alan öğretmenlerin yerinin boş kalmaması için getirilmiş bir "istisnai" çözümdü. Yani sistemin "yedek kulübesiydi."

Ancak özellikle son 20 yıllık süreçte, bu istisna kural haline getirildi. 2000’li yılların başında sayıları birkaç binle ifade edilen ücretli öğretmenler, bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) asli unsuru haline dönüştü. Sözleşmeli öğretmenlik modelinin de eklenmesiyle eğitimde hiyerarşik bir kast sistemi inşa edildi. Eskiden "öğretmen" vardı; şimdi ise "kadrolu", "sözleşmeli" ve "ücretli" diye üç parçaya bölünmüş, aynı işi yapan ama farklı haklara sahip, birbiriyle rekabet ettirilen bir yapı var. Bu evrim, eğitimin niteliğinden ziyade maliyetinin hesaplandığı bir dönemin başlangıcı oldu.

Bir yanda 1 milyona yaklaşan atama bekleyen öğretmen ordusu, diğer yanda okullardaki devasa öğretmen açığı... Neden bu açıklar asli kadrolarla kapatılmıyor? Cevap, hükümetin "piyasacı" eğitim ve istihdam politikasında gizli.

Bu durum, bilinçli bir "ucuz istihdam" politikasıdır. Hükümet, kamu personel rejimini ağır bir mali yük olarak görüyor. Kadrolu bir öğretmenin emeklilik primi, yan hakları, yaz tatili maaşı ve sendikal güvencesi "maliyet" kalemi olarak görülürken; ücretli öğretmen "kullan-at" modeline en uygun figürdür. Yazın maaş ödemezsiniz, kışın kar tatilinde parasını kesersiniz, kıdem tazminatı yükümlülüğünden kurtulursunuz. Yani devlet, bizzat eliyle "öğretmen taşeronluğu" yapmaktadır. Kendi koyduğu asgari ücret kuralını, kendi kurumunda öğretmenine reva görmeyerek hukuku arkadan dolanmaktadır. Her ile açılan eğitim fakülteleriyle işsiz öğretmen arzı patlatılmış, böylece "açlık sınırının altına çalışmaya mecbur" devasa bir kitle yaratılmıştır.

Bu ucube sistemin devam etmesi, sadece öğretmenlerin değil, Türkiye’nin geleceğinin sömürülmesidir. Geçim derdiyle boğuşan, ay sonunu getiremeyen, yarın okulda olup olmayacağı müdürün iki dudağı arasında olan bir öğretmenden, Cumhuriyet’in yeni nesillerini yetiştirmesini bekleyemezsiniz.

Çözüm bellidir ve tektir: Eğitimde "ücretli" ve "sözleşmeli" gibi güvencesiz modeller derhal tasfiye edilmelidir. Tüm öğretmenler;

• Asli kadrolarda,

• Devlet güvencesinde,

• Özlük hakları korunmuş,

• Ve sendikal olarak örgütlü bir yapıda istihdam edilmelidir.

Devlet, öğretmeni üzerinden tasarruf yapamaz. Bir ülkenin öğretmenine verdiği değer, o ülkenin yarınlarına verdiği değerin ölçüsüdür. IBAN numaralarıyla geri istenen o üç kuruşluk kar tatili ücretleri, aslında eğitim sistemimizin içine düştüğü o büyük itibar kaybının açık ifadesidir. Bu ayıba son vermek, sadece bir bütçe meselesi değil, bir haysiyet meselesidir.




v 2.0.0.0