3 dk. 1 sn. Birgun

ABD-İsrail planı işlemeye devam ediyor: Şam, Ankara’yı ne kadar etkiler

Yaklaşık bir ay önce gazeteci Ronî Riha, PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim ile bir söyleşi yaptı. Salih Müslim’in söyleşisinde iki önemli konu hakkında yaptığı değerlendirmeler bugünü anlamaya yardımcı olacaktır.

Müslim’in ilk tespiti, “Şam yönetimi ayakta kalmak ve iktidarını korumak için artık Türkiye’ye değil; ABD ve müttefikleriyle çalışmaya meyilli görünüyor” olmuştu. Müslim’in değerlendirmesine göre Şam yönetimi başta ABD olmak üzere Batı’nın adamıydı ve herkes hesabını buna göre yapmalıydı. ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barack’ın bugünlerde yaptığı “IŞİD’le mücadelede SDG birinci güç değil” açıklamasını buradan okuyabiliriz. Ya da Alman ve İngiliz gazetelerinde peşi sıra çıkan SDG’yi eleştiren yazılar da bu eğilimi destekler nitelikte.

Müslim’in ikinci tespiti ise şöyle: “ABD iki tarafın ivedilikle bir anlaşmaya varmasını istiyor. Ancak bu yaklaşım, 'mazlum tarafın zulmü kabul etmesini, zalimin ise hükmüne devam etmesini' isteyen bir noktaya evriliyor. ABD’nin acelesi var.”

SDG güçleri kendilerine iletilen ya da fark ettikleri gerçek karşısında direnmeye çalıştı. Ama bu direniş ABD’nin patronluğunu aşacak ya da ABD’yi yeniden düşünmeye itecek noktaya gelmedi. Bu yüzden SDG güçleri hedefledikleri noktadan oldukça uzak bir noktayla karşılaştılar. Ortaya çıkan bu tablonun kalıcı bir nokta olduğunu söylemek için henüz çok erken. Kürtlerin ve Suriye’de yaşayan diğer halkların kimlik ve statü taleplerinin nasıl karşılanacağı, enerji noktalarının kontrolü, IŞİD kalıntısı cihatçıların alacağı tutum gibi birçok soru varlığını sürdürüyor.

ABD’nin kağıt üzerinde çizdiği planda çok fazla boşluk olmasına rağmen, Güvenlik Stratejisi’nde ifade edilen görüşlere uygun gelişmeler yaşanıyor. Yani ana plan işliyor. ABD patronluğunda bölge Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’a emanet ediliyor. Mesele bu üç ülkenin birbirinin ayağına basmadan mümkün olan en uyumlu şekilde ilerlemesi. Bunun için de ABD gözetiminde adımlar atılıyor. Ocak ayında Paris’te gerçekleşen iki görüşmeyi (6 Ocak İsrail-Şam görüşmesi ve ardından 15 Ocak’ta gerçekleşen Gazze barış planının ikinci aşaması) bu bağlamda okumakta fayda var. İsrail güvenliğini esas alan; İran, Rusya ve Çin etkisini bölgede sınırlandırmak için Türk, Kürt, Arap ittifak siyaseti devam edecek. Tabi tüm toplumların ABD’nin istediği sınırlara çekilmesi şartıyla.

Türkiye’de de buna uygun bir siyasal dizilişin inşa süreci devam ediyor. Son günlerde hem Suriye hem Türkiye’de yaşanan gerilime rağmen bu ana doğrultudan vazgeçilmeyeceği anlaşılıyor. Önceki gün Bakırhan, dün Bahçeli ve Erdoğan’ın açıklamalarına rağmen bunu söylemek mümkün. Hatta Erdoğan’ın daha da iştahla savunacağı yeni bir aşamanın bile yolda olduğunu söylemek mümkün.

İktidarın "terörsüz Türkiye" adını verdiği sürecin öldüğüne dair çok fazla yazı yayınlanmaya başlandı. Bu değerlendirme için çok erken olmakla birlikte, aksinin olacağına dair emareler daha güçlü. İktidar cenahında Bahçeli’nin ittirdiği sürece Erdoğan’dan daha güçlü destek gelecektir. Hatta roller bile değişebilir. Erdoğan Suriye’de işlerin kendi lehine ilerlediğini düşünüyor. Daha rahatlamış görünüyor. Erdoğan’ın ağzından yeni reformlar, yeni anayasa ve “Kürt kardeşlerim” sözünü çok daha yoğun bir şekilde duyabiliriz. Temkinli olma sırası Bahçeli’ye gelmiştir, kim bilir?

Cumhur İttifakı liderlerleri Erdoğan ve Bahçeli, zorunlu olarak katıldıkları ABD projesinden ilk ve en önemli beklentilerinin iktidarlarının devam etmesi olduğuna kuşku yok. Bu beklenti değişmediği gibi daha da güçlendi. Bunun için ittifaklarını genişletmeye duydukları ihtiyaç da baki.

Bahçeli’nin her konuşmasında Öcalan’ın 28 Şubat 2025 tarihinde yaptığı açıklamaya referans göstermesi ve “muhatabımız o” demesi boşuna değil. Şimdi Erdoğan da bu topa girecek. Cumhur İttifakı artık Türkiye’deki siyasal dizilişte ellerinin çok daha güçlendiğinden emin. Erdoğan ve Bahçeli 18 aydır devam eden sürecin ilk ayağını en az hasarla atlattıklarını düşünüyorlar ki kısmen de haklılar.

Tüm bu yaşananlara rağmen unutulmaması gereken en önemli gerçek; Suriye ve Türkiye için yazılan senaryonun hâlâ kağıt üzerinde olduğudur. Türkiye’de "çözüm" adı altında sunulan ve bölgesel bir ittifaka payanda yapılan sürecin, Cumhur İttifakı açısından iktidarda kalmanın aracı olarak kurgulandığı tam anlamıyla ifşa olmuş durumda.

Suriye’de cihatçı HTŞ’ye verilen destekle birlikte ABD ve Batı dünyasının demokrasi, insan hakları gibi kavramların koruyucusu olmadığı bir kez daha anlaşıldı. Dünya, bölge ve Türkiye yol ayrımında. Tüm insanlık emperyalist barbarlığa karşı kendini savunmak zorunda. Türkiye için de durum farklı değil. Saray rejiminden kurtulmadıkça işçi alın terinin karşılığını alamayacak. Kadınlar ve gençler için ülke güvenli olmayacak. Barış, demokrasi ve özgürlüklere ulaşılamayacak.

Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi tüm emekçilerin ortak mücadelesi ancak bu gidişi durdurabilir. Son yaşananlar da gösterdi ki rejime ve onun gelecek tasavvuruna karşı birleşik bir mücadele ertelenemez bir görev haline gelmiştir.




v 2.0.0.0