Popüler olan kötü olmak zorunda mıdır: Tarkan konserinin düşündürdükleri
Gelin bugün de magazin gündemine şöyle bir bakalım. Magazin genellikle geçici olan günceli, günlük olanı konuşur. Kalabalık, gürültülü, çarpıcı, ışıltılı olanın peşindedir. Döndür döndür aynı anlar, aynı sözler çoğunlukla başka bir görüşe, yoruma, ikinci bir cümleye de gerek duymadan tüketilir. Zaten çok da oyalanmaz hemen başka ve taze bir gündeme ihtiyaç vardır.
Tarkan’ın İstanbul konserleri iştahlı magazin gündemine gümbür gümbür yerleşti. Bu ışıltılı, başarılı hayat, pırıltılı kostümler, dinlemeye gelen ünlüler, bilet fiyatları, kaç kişi geliyor, Tarkan ne kazanıyor?
Konsere gitme şansım yok. O yüzden basında ve sosyal medyada önüme düşenlerden kalkışla, izlediklerimin bana neler düşündürdüğünü paylaşmak isterim. Bir dizi konser programının daha ilk ikisinde sahnedeydi Tarkan. Yalnızca müziği değil, hissettirdiği unutulmuş duygular konsere giden gitmeyen herkesin paylaşımlarına taştı. Kendiliğinden oldu. İyi hissetmeyi özleyenlerin gönlüne bir kez daha yerleşti.
Meğer ne kadar hasretmişiz tevazuya, iyiliğe, ferahlığa.
Sakin olmanın, zarif kalmanın, büyüklüğü bağırmadan taşımanın mümkün olduğunu gördük.
Popüler kültür çoğu zaman tek kelimeliktir. Yoz. Vasat. Derinliksiz. Popüler müzik, gençleri yakalayan liste başı şarkılar, özellile RAP müzik şarkı sözleri çokça eleştiri alıyor. Özellikle şiddetin, vandalizmin gençler arasına teşvik edercesine sızmış olması, özendirilen hayat tarifi ve şöhreti yakalamış vasatın özendiriciliği hatırı sayılır bir sorun. Uyuşturucu problemini, gençlerin eğitim ve gelişimini umursamayan rejimin normalleştirdiği hayatın çirkin yansımasıyla; dım tıs çıstak tempo kulakları sağır ediyor. Gencecik kızlar, eril dilin bedenlerini hedef aldığı şarkıları zıplayarak söylüyor, hemcinslerine yaşatılanların arkasında yatan gerçeklikten kopuk bir şarkıcının sahnesi için saatlerce kuyruklarda bekliyor. Kadını nesneleştiren klipler, şiddetin estetize edilişi, şöhreti başarı sanan figürlerin kibiri, egosu… Gündelik hayatımıza sızan bu görüntüye bakarak “popüler olan kötüdür” yorumuna varmak kolay.
Ama belki de soruyu tersinden sormalıyız: Popüler olan mı yozlaştırıyor, yoksa yoz olan mı popüler kılınıyor? Belki ikisi de kısmen doğru ama popüler olan her zaman kötü ve yoz olmak zorunda değil. Bu ayrım önemli. Hatta popüler olanın gücünü taşıyıcı olarak görmek, böyle bir kapı açmak mümkün.
Tarkan’ın konserlerinden görüntüleri izlerken, paylaşanların yorumları şarkıcıyla, icracıyla sanatçı arasındaki farkı bir kez daha düşünmeme vesile oldu. Üçüncü konserden hemen önce içten bir paylaşımla gördüğü övgüye, özleme teşekkür ederken “siz de bana çok iyi geldiğiniz için bu konserler güzel oluyor” diyor sanatçı.
Dünya çapında bir star, on binlerin karşısında; ama ne şatafat, ne kibir, ne gösteriş. Hayatı bir star’dan hiç beklenmeyecek kadar gözden uzak ve sakin yaşıyor Tarkan. Göz önündeyken de teşhir edilen bir egosu yok. Sadece müzik, sadece ses, sadece ölçülü bir zarafet. Hatta çok önemli bir başka ayrıntı daha. Minnet, tevazu, şükran gibi unutulmuş kelimelerin çok da yakışarak yeniden vücut bulduğu, o sanatçı kimliğin farkındalığı belirleyici bir rol sergiliyor. Dayanışma bilinciyle, topluma örnek güzel duyguları filtresiz ve içinden geldiği gibi paylaşırken yarattığı arınmayla iyiliği örgütlüyor adeta.
İşte ünlüyle sanatçı arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor. Şarkıcı sesiyle ya da şovuyla vardır. Sanatçıysa karakterle, tercihleriyle, duruşuyla… Şarkıcı gündemle yaşar; sanatçı zamanla sınanır. Şarkıcı alkışla, ama sanatçı suskunluğuyla da var olabilir. Tarkan bu iki günde toplumun çok geniş bir kesimi için keskin yargı odağı olacağı aşikâr olan tüm tabulara, baskılara, öğretilmiş kötülüğe, hasete, önyargılara daha ilk gün Mabil Matiz’e seslenişiyle meydan okudu.
Bunu yaparken kullandığı dil, gönülden gelen son derece samimi sözcüklere yansıdı. Salt dostluk adına değil topluma yerleştirilen nifak ve kötülüğü temizleme adına atılmış duru bir adım. Ağzından çıkan her cümlenin kötü niyetliler için malzeme olabileceğinden çekinmeyen, öyle kendine güvenen, kendisiyle ve dünyayla barışık ve sevgisini kimseden esirgemeyen bir yürek.
Ertesi gün Cem Yılmaz vardı sahnede yanında. Dostlukları nedeniyle ya da daha popüler bir gündem yaratmak için planlandığını düşünmüyorum bu tercihin. Aksine son günlerde bir ömürlük sanatçı kimliği; son şovundaki bir cümleye indirgenerek “38 yaşındaki kadın ölüdür zaten” espirisi nedeniyle bu güne değin kadın cinayetlerine, direnişlere, İstanbul sözleşmesinin kaldırılışına yöneltmediği öfkeyi, popüler linç kültürünün rüzgârına kapılarak Cem Yılmaz’a yönelten konfor alanına karşı durduğunu düşünüyorum Tarkan’ın. Özenle koruduğu yaşamına, en kıymetli sahnesine iyi tanıdığı, güvendiği bir dostu taşıyarak da bir nokta koyuyor belki. Yanlış anlaşılmasın bu espriyi beğenmiş, savunuyor ya da eleştirilmesini yadırgıyor, karşı çıkıyor değilim. Aksine bambaşka bir şey söylüyorum. Tek kötü, tek doğru, hatasız bir yaşam yoktur. Yanlış seçim, eleştirilmesi gereken tutum, öfkelenilecek pek çok şey de bir o kadar vardır. Bu cümle, bu tarz mizah anlayışı ne ilk, ne yeni. Orantısız bir eleştiriyle öfkenin popüler olana yöneltilmesi ve bir hınç alma dürtüsünün mesnedin önüne geçtiğini düşünüyorum.
Theodor Adorno’nun yıllar önce sözünü ettiği “kültür endüstrisi”, insanı edilgen bir tüketiciye indirgeyen bir eğlence düzenini tarif ediyordu. Bugün o düzen daha da sert, daha da acımasız. Hızla parlayıp hızla sönen şöhretler, birkaç ayda tüketilen yıldızlar, bir sonraki skandalı bekleyen bir magazin çarkı… Adorno’ya göre bu endüstri, kültürü artık ‘kullanım değeri’ değil ‘değişim değeri’ üzerinden üretir; yani müzik, film, eğlence insanın öznel deneyimi olmaktan çıkıp piyasanın nesnesi hâline gelir. Bütün dünya kültür endüstrisinin filtresinden geçirilir. Bu filtre, yalnızca neyi dinleyeceğimizi değil, nasıl hissedeceğimizi, neye güleceğimizi, neye alışacağımızı da belirler.
Tam da bu yüzden Tarkan örneği bu kadar çarpıcı. Otuz yılı aşan bir kariyer, dünya sahneleri, sayısız ödül… Ama hayatını şöhretin merkezine değil, işinin yanına koymuş bir figür. Sessiz kaldığı yerde sıkışmıyor Tarkan çünkü konuşması gerektiğinde konuşuyor.
Gezi sürecinde sessiz kalmayışı, tavrını açıkça belli eden tutumu, Soma maden cinayeti gibi acılara ortak olan açıklamaları, kadın cinayetleri ve çocuk istismarı konusunda net ve çekincesiz çıkışları, doğa ve hayvan hakları konusunda süreklilik gösteren duyarlılığı, “Geççek” ile demokrasi ve hukuk vurgusu net, politik tavrı. İyiliğini de göze sokmuyor Tarkan, seçimini, tavrını da dayatmıyor. Kutuplaştıran bir taraf olma halini giyinmiyor. Slogan atmıyor, şov yapmıyor. Paylaşıyor. İnandığını, benimsediğini savunuyor. “Başkası olma, kendin ol” diyor. Tarkan’ın cesareti bağırarak değil, zamanlaması kusursuz cümlelerle şekilleniyor. Popülerliğini siper olarak kullanan değil, risk almayı göze alan bir çizgi bu.
Burada popüler kültür ile popülizm arasındaki fark daha da belirginleşiyor. Popüler kültür, geniş kitlelere ulaşan bir üretim alanıdır. Popülizm ise kitlelerin en ilkel duygularını okşayarak, kısa vadeli etki peşinde koşan bir strateji. Bugün müzikte, dizilerde, sosyal medyada gördüğümüz şey tam da bu: Basitleştiren, düzleştiren, insanı arzularının en ham noktasına indirgeyen bir dil. Şiddeti “cool”, suçu “çekici”, uyuşturucuyu “normal”, kadını “nesne” haline getiren bir norm.
Tarkan’sa başka bir şeyi hatırlattı: Popüler olanın aynı zamanda temiz, zarif, sorumlu ve dönüştürücü olabileceğini. Bir yanda anlık etki, hız, skandal ve tüketim… Diğer yanda kalıcılık, ölçü, etik ve hafıza. Kolektif hafızaya yerleşecek seçimleri sanatçıyı ölümsüzleştirir, benzersizleştirir. Belki de bu yüzden, günlerdir en çok konuşulan şey ortak bir iyi hissetme hali. En çok dile getirilen cümle: “Ne kadar özlemişiz.”
Pierre Rosanvallon, Popülizm Yüzyılı kitabının sonunda, popülizmi yalnızca bir siyasal rejim olarak değil, bir kültür rejimi olarak da tartışır. 1929’da sol görüşlü Léon Lemonnier’nin yayımladığı “Popüler Roman Manifestosu”nu hatırlatır: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından edebiyatın, acıyla yüzleşmek yerine dünyeviliğe, egoizme ve hazza yönelmesini eleştiren bir çağrıdır bu manifesto. Lemonnier’ye göre edebiyat, “miras alınmış gerçek değerleri derinleştirmeli” ve halkın yeniden yükselişine katkı sunmalıydı.
Bugün bu yorumu edebiyat için değil, popüler müzik ve eğlence dünyası için hatırlamak gerekiyor. Popülizmin bir rejim hâline geldiği, bilginin, mirasın ve hafızanın değersizleştirildiği bir çağda; kültür de hız, gösteri, haz ve şöhret üzerinden yeniden örgütleniyor. Daha doğrusu kültürsüzleştirme politikaları tam da bu yüzden seçiliyor, dayatılıyor. Sorun popüler müzikte, ya da tv programlarında, dizilerde değil. Sorun, popüler olanın tek kanala indirgenmesi; sıradanlığın norm, vasatın kader, alternatifin ise görünmez kılınması. Tarkan’ın popülerliğin içinden, bu düzleştirici hatta teslim olmayan bir çizgi açtığını düşünüyorum. Yıllardır üzerimize çöken gürültüyü bir anlığına nitelikli olanla susturdu. Şarkılarıyla, müziğiyle imzasını attı.
En başta değindiğim; merceğe alınanlar arasında dikkat çeken o materyalist soruya dönelim. “Tarkan ne kazanıyor?” Yanıtı çok açık değil mi? İdealizmiyle Tarkan; inandırıcılık, saygı, kalıcılık ve en önemlisi sahici ve kucak kucak sevgi kazanıyor.
O tam bir kış güneşi, yollarına güller dökülmesi ise tesadüf değil.