Parasal aktarım mekanizmasındaki sınıfsal kopuş
Dün Merkez Bankasının, politika faizini 100 baz puan düşürerek yüzde 37’ye indirmesi, ekonomi gündeminin göbeğine oturdu. Piyasacı bakış açısıyla konuşanlar, bu kararı beklenti yönetimi, kur geçişkenliği, risk iştahı veya finansal koşullardaki gevşeme gibi kavramların güvenli mesafesinden değerlendirmeyi tercih ediyor. Açıklama metnindeki her sözcüğü, CDS primleri, swap kanalları veya tahvil getiri eğrileri üzerinden yorumlayarak adeta bir kutsal metin tefsiri yapıyorlar. Ancak ekranlarda kurulan cümleler, hayat pahalılığı ve nakit akışı kriziyle boğuşan geniş kitlelerin gündelik hayatına temas etmekten maalesef çok uzak.
Bugün Türkiye’de para politikasının etkinliğini ve toplumsal maliyetini ölçebileceğimiz asıl mecra, bankalar arası piyasanın gecelik fonlama maliyeti değil; vatandaşın bilfiil karşılaştığı ve yaşamını idame ettirebilmek için katlandığı borçlanma maliyetidir. Politika faizi ile vatandaşın maruz kaldığı kredi faizleri arasındaki makas açıldıkça, merkez bankacıların sevdiği "parasal aktarım mekanizması" işlevini yitirmekte; zincir, en zayıf halkası olan vatandaş nezdinde kopmaktadır. Kâğıt üzerinde indirilen faiz, reel ekonominin tabanında bir rahatlama olarak değil; çoğu zaman bankacılık sektörü lehine işleyen bir gelir transferi aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Faiz kararının ardından yapılan yorumların finansal piyasa göstergeleri etrafında dönmesiyle, ekonomi, sanki sadece fon yöneticilerinin ekranlarında akan verilerden ibaretmiş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa vatandaşın zihnindeki soru çok daha yakıcı ve basittir: " benim borçlanma maliyetim ne oldu?"
Bu sorunun yanıtı, gelir dağılımı adaletsizliğini ifşa eder: Politika faizi yüzde 37 iken, vatandaşın borçlanma maliyeti bunun üç katına yakın. Bu durum, para politikasının kamusal niteliğini yitirdiğini, bankacılık sisteminin kâr maksimizasyonu güdüsüyle şekillenen bir fiyatlama davranışına teslim olduğunu gösterir.
Dar gelirli kesimlerin kredi kullanması keyfi bir tüketim tercihinin sonucu değildir. Bugün borçlanma, mutfak masraflarını karşılayabilmek, kira ve fatura dengesini kurabilmek, kısacası günü kurtarmak için girilen bir yaşamsal zorunluluktur.
BDDK verileri tablonun vahametini daha net gösteriyor. Konut ve taşıt kredileri hariç tutulduğunda, bireysel kredilerdeki toplam tutarın 5,7 trilyon lirayı aşıyor. Bu devasa borcun 2,2 trilyon liralık kısmı ihtiyaç kredilerinden oluşmaktadır.
Borçlanmadaki bu artış, aslında gelirlerin yetersizliğinin finansal sistem üzerinden ikame edilmeye çalışılmasının sonucudur.
Sorunun düğüm noktası borcun varlığı kadar, borcun "fiyatındadır". Merkez Bankası faizi, bankalar arası fonlama maliyeti için bir referans olabilir; ancak halk açısından belirleyici olan, bankaların uyguladığı faizlerdir. Bugün ihtiyaç kredilerindeki yıllık bileşik maliyetler yüzde 100’ü çok aşmaktadır. Bu kopukluk, risk primi, tahsili gecikmiş alacak veya faaliyet giderleri gibi teknik gerekçelerle meşrulaştırılamaz. Burada yaşanan, riskin toplumsallaştırılıp getirinin özelleştirildiği asimetrik bir piyasa yapısıdır.
Durumu somut bir örnekle analiz etmek, faiz kavramının soyutluğundan kurtulup, halkın bütçesindeki tahribatı anlamamızı kolaylaştırır. 24 ay vadeli 250 bin TL tutarında bir ihtiyaç kredisinde, mevcut piyasa koşullarında toplam geri ödeme tutarı hızla 500 bin TL’ye yaklaşmakta, hatta bazı bankalarda bunu üstüne çıkmakta. Aylık taksit yükünün 20 bin TL civarına tırmanması, asgari ücret ve ortalama ücret seviyeleri düşünüldüğünde sürdürülebilir değildir.
Bu tablo, borcun vatandaşın gelecekteki emeğini ve refahını bugünden ipotek altına alan bir el koyma mekanizmasına dönüştüğünü gösterir. Borç servis oranının (aylık gelirin borca giden kısmı) yükselmesi, borçlunun elinde kalan harcanabilir geliri azaltmakta; daralan gelir ise yeniden borçlanmayı zorunlu kılan bir sarmal yaratmaktadır. Politika faizinin yüzde 36,5 iken tüketiciye yüzde 100’ü aşan maliyetlerle kredi kullandırılması, basit bir piyasa dinamiği değil; vatandaşın aleyhine işleyen, sermaye lehine kaynak aktaran bir bölüşüm sorunudur.
Para politikasının toplumsal kanalını onarmak ve bu ekonomik dışlanmayı durdurmak için "faiz indirimi doğru mu/yanlış mı" ikiliğinden çıkıp, yapısal ve düzenleyici adımlara odaklanmak gerekir:
1.İhtiyaç Kredilerinde Tavan Faiz Uygulaması: "Serbest piyasa" argümanı, sosyal yıkım riski taşıyan durumlarda kamu yararı adına sınırlandırılmalıdır. Politika faizine endeksli, bankaların kâr marjlarını makul bir seviyede tutacak şekilde sınırlandırılmış "efektif maliyet tavanı" uygulaması, finansal istikrarın ötesinde sosyal bir zorunluluktur. Bu, yıkıcı faiz oranlarına karşı kamusal bir kalkan görevi görecektir.
2.Borç Yönetimi ve Yeniden Yapılandırma: Halihazırda borç sarmalına düşmüş kesimler için, yalnızca borcu ötelemeye dayalı palyatif çözümler değil; geri ödeme kapasitesini ve reel gelir erimesini dikkate alan kapsamlı yeniden yapılandırma mekanizmaları devreye alınmalıdır. Bankaların bilançolarını temizlemek kadar, vatandaşın bilançosunu temizlemek de ekonomi yönetiminin sorumluluğundadır.
3.Gelir Politikalarıyla Destek: Borç sorunu, sadece borç piyasasına müdahaleyle çözülemez. Reel ücretlerdeki erime durdurulmadan, kredi talebi bir mecburiyet olmaya devam edecektir. Borcu azaltmanın en kalıcı ve sağlıklı yolu, borca ihtiyaç doğuran yoksulluğu azaltmaktır.
Parasal aktarım mekanizmasının başarısı, bankalar arası faizin hangi seviyede olduğuyla değil, bu faiz düzeyinin toplumun genel borçlanma maliyetine ve yaşam koşullarına nasıl yansıdığıyla ölçülür. Eğer paranın toptan fiyatı (politika faizi) düşerken, vatandaşın kullandığı perakende fiyatı (kredi faizi) düşmüyorsa, hatta artıyorsa; ortada teknik bir sapma değil, gelir dağılımını bozan sınıfsal bir kopuş vardır.
Bu basıncı finansal argümanlarla olağanlaştırmak, yarın telafisi mümkün olmayan toplumsal maliyetlere kapı aralayacaktır.