4 dk. 31 sn. Birgun

Venezuela, Grönland, Minneapolis: Dışarıda şov, içeride infial

ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği operasyonun ardından üçüncü haftaya girerken, asıl meselenin Maduro’yu koltuğundan ederek Venezuela’ya demokrasi getirmek değil, şiddet ve tehdit yoluyla yeni bir küresel hegemonya tesis etme çabası olduğu artık ortada. Fakat Trump’ın "Donroe Doktrini" olarak anılan ve müttefikleri dahi açıkça hedef alan bu emperyal zorbalığı, umulan mutlak hakimiyeti getirmek yerine bir bumeranga dönüştü. Şiddeti bir diplomasi dili haline getirmesi, bugün hem müttefikleriyle arasını açmış hem de içerideki militarize gücün kendi vatandaşlarını vurmasıyla kendi siyasi geleceğini tehdit eder hale gelmiş görünmektedir.

İlk günden bu yana saldırı dünya çapında olduğu gibi Venezuela’da da bir ideolojik yarılmayı belirginleştirdi. Venezuela medya kuruluşları üzerinden baktığımızda, devlet televizyonu VTV (Venezolana de Televisión) tamamen iktidar (PSUV) çizgisinde bir yaklaşım benimsedi. Bölgesel haber ağı Telesur ile birlikte operasyonu ilk andan itibaren alçakça bir kaçırma olarak niteledi. Bu çizgide bugün de bir değişiklik yok. Maduro’nun hala ülkenin meşru ve anayasal başkanı olduğunu savunarak, uluslararası hukukun ve egemenliğin açıkça çiğnendiğini vurgulamayı sürdürüyorlar.

Venezuela muhalefet cephesinde ise, Maduro sonrası sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair kendi içlerinde bir ayrışma yaşanmış görünüyor. Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado’ya yakın duranlar, ABD saldırısını, özgürleşme ve narkoterörizmle mücadelenin zaferi olarak servis ederken bir kesim muhalefet de operasyonun askeri yöntemlerini eleştirmekle beraber Maduro rejiminin ülkeyi felakete sürüklediğini ön plana çıkardı. Bu kesimler, Machado’nun her ne pahasına olursa olsun değişim stratejisine mesafeli duruyor ama aynı zamanda Maduro’nun gidişini demokratik bir fırsat olarak değerlendiriyorlar.

Maduro’nun kaçırılması ardından yaptığı ilk basın toplantısında Trump yönetimi "Venezuela’yı güvenli bir geçiş sağlanana kadar biz yöneteceğiz" demişti. Bu açıklama operasyonun demokratik bir müdahale değil, bir kaynak gaspı olduğunun itirafı olarak okunmuş ve hem iktidar hem de muhalefet cephesinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Muhalefet açısından ise Machado’nun ülkeyi yöneteceği konusunda bir beklentiye ve ardından hüsrana sebep oldu. Zira Trump Machado’nun saygınlığı ve desteği olmadığını ima etmişti.

Machado uzun süredir Venezuela siyasetine dair tartışmaların merkezinde yer alıyor. 2024 seçimlerinde muhalefeti tek bir çatı altında toplamayı başaran ve halk nezdinde geniş bir desteğe ulaşmış ve hala daha bir kesim tarafından halkın iradesini temsil eden bir lider olarak görülüyor. Öte yandan Machado’nun Trump’a yaranmak için Nobel Barış Ödülü’nü onunla paylaşma teklifi, kendi tabanında bile bir prestij kaybına yol açtı. Hükümet nezdinde Machado’nun bu çabası, tek dayanağının dış güçler olduğunun kanıtı. Neticede Machado’nun askeri müdahale çağrılarının ve Nobel ödülüyle kurduğu siyasi imajın, sahada bir karşılığı kalmamış durumda.

Trump yönetiminin Maduro’nun yerine gelen Delcy Rodríguez ile kurduğu diyalog da son 3 haftanın önemli bir başka tartışma ekseni haline gelmiş durumda. Rodríguez, Venezuela siyasetinin önemli figürlerinden biri. 1970’li yılların solcu gerilla lideri Jorge Antonio Rodríguez’in kızı. Babasının gözaltındayken ölümü, onun siyasi kimliğinin temelini oluşturmuş. Göreve geldiği ilk günlerde Rodríguez, Washington ile gizli bir mutabakat vardığı iddiasıyla yoğun bir dezenformasyon kampanyasının hedefi oldu. Trump ise Rodríguez’i "eğer dediklerimizi yapmazsa Maduro’dan daha ağır bir bedel ödemekle" tehdit etmişti. Ancak kısa sürede bu söylem yerini bir övgüye bıraktı. Muhalifler Machado’nun devre dışı bırakılmasına tepkili ve Trump’ın Chavismo’yu Chavista’lara tasfiye ettirdiğini öne sürerken iktidar ise görüşmelere diplomasi olarak yaklaşıyor.

Esasen Trump’ın Venezuela müdahalesi, Maduro’yu fiziksel olarak denklemden çıkarsa da, rejimi devirmeyi başaramadı. Aksine, Trump’ın "ülkeyi ben yöneteceğim" çıkışı ve muhalefet lideri Machado’yu "yetersiz" bularak dışlaması, saldırının narko-terörizmle veya demokrasiyle bir ilgisi olmadığını kanıtladı. Buna ek olarak, Venezuela petrolünün çıkarılmasındaki maliyetler ve teknik altyapı yetersizliği, operasyonun ekonomik açıdan rasyonel olmadığı eleştirilerini beraberinde getirdi. Bu bakımdan Trump’ın Venezeula’da karışıklık yaratma planının başarısız olduğu algısı da kuvvetleniyor; ordu bölünmedi, Venezuela halkı Chavist olsun olmasın Trump’a kucak açmadı ve rejim değişmedi. Venezuela’da bunlar yaşanırken Maduro’nun etkisi Avrupa’nın kalbinde hissedildi.

Venezuela’ya dönük operasyon, Trump’ın zafer sarhoşluğuyla yaptığı basın açıklamasıyla krizin Grönland’a taşınmasını sağladı. Grönland için "Danimarka burayı koruyamaz, Rusya ya da Çin’in eline geçmesine izin vermeyeceğiz, Venezuela’da neler yapabileceğimizi gördünüz" çıkışı, Avrupa Birliği’ni karıştırdı ve asıl fırtına Grönland ve Avrupa başkentlerinde kopmaya başladı.

Karakas’taki operasyon sırasında uluslararası hukukun çiğnenmesine tepkisiz kalan Avrupalı müttefikler, tehdit kendi coğrafi sınırlarına dayanınca bu pasif tutumlarını terk etmek durumunda kaldılar. Zira Venezuela müdahalesi Avrupa için artık Trump’ın müttefiklerinin toprak bütünlüğünü bile hiçe sayabileceğinin somut bir kanıtı haline geldi. Tüm bunlar NATO’nun içinde ABD’nin bir müttefik mi yoksa bir tehdit mi olduğu tartışmasını başlattı.

Dahası, önceki gün yapılan açıklamada Trump, Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, Finlandiya, Hollanda ve Birleşik Krallık’tan gelen tüm ürünlere 1 Şubat’tan itibaren %10 gümrük vergisi (tarife) uygulanacağını; Grönland’ın satışı konusunda anlaşma sağlanamazsa bu oranın 1 Haziran’da %25’e çıkarılacağını açıkladı. Sekiz ülke bu sebeple bir araya gelerek, ortak bir açıklamayla bu tehdidi eleştirdi ve Amerikan liderin tehditlerinin “transatlantik ilişkileri zedelediğini ve tehlikeli bir düşüş sarmalına yol açabileceğini” ifade ettiler.

Trump’ın dışarıdaki bu sert hamleleri, içerideki otoritesini pekiştirmek için bir kaldıraç olarak kullandığı da Venezuela saldırısının bir başka boyutuydu. Öte yandan Amerikan halkının büyük çoğunluğu askeri müdahaleler yerine enflasyon ve yaşam maliyeti başta olmak üzere iç sorunlara odaklanılmasını istiyor. Grönland’ın alınmasına destek ise sadece %23-25 bandında. Yani dışarıdaki güçlü lider imajı, içeride umduğu karşılığı bulmuyor.

Dış dünyada fırtınalar koparken, ABD’nin iç toplumsal yapısındaki çatlaklar da her geçen gün derinleşiyor. ICE’ın agresifleşmesi, Trump’ın ulusal güvenlik adı altında içeride kurmak istediği kontrol mekanizmasına duyulan güveni güçlendirmek yerine zayıflatıyor. Özellikle geçtiğimiz haftalarda ICE görevlisinin bir sivili, Renee Nicole Good’u vurması, kurumun içerideki ordu gibi hareket etmeye başladığına dair protestoları şiddetlendirdi. Good, 37 yaşındaki üç çocuk annesi ve ödüllü bir şairdi. Bu nedenle başlayan protestolar, 2026’da yapılacak ara seçimlerin Trump aleyhine sonuçlanacağının sinyali olarak yorumlanıyor.

Venezuela’ya karşı başlayan operasyon, Trump için küresel hegemonyanın ‘yeniden doğuşu’ olarak kurgulanmış bir gövde gösterisiydi. Ancak üç haftalık bilançonun gösterdiği üzere bu hamle, kısa sürede hem bizzat kendi iktidarını hem de Batı ittifakını sarsan bir siyasi bumeranga dönüştü. Maduro’yu devirerek hegemonya tahkim edeyim derken karşısında tarihinde ilk kez ABD’yi bir tehdit olarak algılayan bir Avrupa bloku buldu. Operasyonun asıl yıkıcı darbesi, dışarıda sergilenen pervasız güç imajının ve içeride militarize edilmiş kurumları kutsayan dilin, Good cinayetiyle ABD’ye dönmesi oldu. 2026 yarı dönem seçimlerine aylar kala Trump, artık sadece dış rakipleriyle değil, kendi beslediği şiddete karşı uyanan bir tabanla da mücadele etmek zorunda. Sonuç olarak, Trump’ın Karakas’ta attığı kurşun; sadece Venezuela’nın egemenliğini değil, Batı ittifakını ve Washington’daki kendi siyasi geleceğini vurmaya başlamış görünüyor.




v 2.0.0.0