Sosyalist ülkeler sporda neden bu kadar başarılıydı: Motivasyon değil, sistem
Modern spor dünyasında neredeyse her başarısızlığın ardından aynı reçete sunuluyor: Daha fazla motivasyon, daha güçlü zihin, daha çok kişisel gelişim...
Soyunma odaları klişe sloganlarla, sporcular “Hayallerine inan” cümleleriyle dolu. Ülkemizin de dahil olduğu birçok yerde yenilginin nedeni çoğu zaman taktik, organizasyon ya da sistem değil, “Yeterince istememek” olarak açıklanıyor.
Oysa 20. yüzyılın en büyük spor başarılarından bazıları bu dilin neredeyse hiç kullanılmadığı ülkelerden çıktı: Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Küba ve Yugoslavya. Bu ülkelerde spor, bireysel hikâyelerin değil devlet politikalarının konusuydu.
Sporcu, “Kendini gerçekleştiren birey” değil, planın-sistemin ve kolektif hedefin bir parçasıydı. Kimseye, “İstersen yaparsın” denmiyordu: Yapılacak olan belliydi.
Sovyetler Birliği’nde spor, doğrudan bilim, eğitim politikalarıyla bağlantılı bir alandı. Sporcular, ülkenin uluslararası vitriniydi. Başarı, bireyin değil sistemin başarısı olarak görülüyordu.
Bu nedenle sporcu yetiştirme süreci romantik değil, sert ve soğuktu ama son derece tutarlıydı. Çocuklar daha ilkokul çağında taramadan geçiriliyor, refleksleri, kas tipi dağılımları, koordinasyon becerileri ölçülüyordu. Atletizm mi, güreş mi, yüzme mi? Bu soruya çocuğun hayali değil, kendi fiziksel kapasitesi cevap veriyordu.
Aynı yaklaşım Doğu Almanya’da daha da ileri taşındı. Leipzig ve Berlin’de kurulan spor bilim enstitüleri, antrenman metodolojisini akademik bir disipline dönüştürdü. Sporcuların haftalık yükleri, nabız ve laktat değerlerine göre ayarlanıyordu.
Bugün spor psikolojisinde sıkça kullanılan “içsel motivasyon”, “zihinsel dayanıklılık”, “pozitif telkin” gibi kavramlar, sosyalist spor sistemlerinde merkezde değildi. Bunun yerine başka bir kavram vardı: Otomasyon.
Sovyet antrenman felsefesi, sporcunun kritik anda düşünmemesini hedefliyordu. Hareketler, kararlar ve tepkiler tekrar yoluyla refleks haline getiriliyordu. Maç ya da yarış anı, “kendini aşma” anı değil, alışılmış olanın tekrarıydı.
Bu yaklaşım, bugün bilişsel bilimlerin de doğruladığı bir gerçeğe dayanıyordu: İnsan, baskı altında bilinçli karar verdiğinde hata yapmaya daha yatkındır. Performans, düşünce arttıkça düşer.
Psikoloji literatüründe klasikleşmiş Yerkes-Dodson Yasası, bu durumu net biçimde açıklar: Uyarılma seviyesi (heyecan, stres, motivasyon) belirli bir noktaya kadar performansı artırır, o eşik aşıldığında ise performans düşer.
ABD’li psikolog Sian Beilock’un elit sporcular üzerinde yaptığı çalışmalar, özellikle, “Bu an çok önemli” gibi telkinlerin sporcularda choking under pressure (Baskı altında kilitlenme) denilen stres hâlini tetiklediğini gösteriyor.
Sporcu, otomatikleşmiş becerilerini kontrol etmeye çalıştığında hata yapma ihtimali artıyor.
Sovyet sistemi tam olarak bunu engelliyordu. Sporcuya “tarihi an” duygusu yüklenmiyor, başarı duygusal bir zirveye taşınmıyordu. Çünkü hedef belliydi: Standart performansın tekrarı.
Bu sistemin sonuçları Olimpiyat tarihine de kazındı.
Sovyetler Birliği, Yaz Olimpiyatları’nda toplam 1204 madalya kazandı. Bunun 473’ü altındı. Doğu Almanya, Yaz Olimpiyatları’nda 519 madalya topladı.
Küba, 1968’den bu yana Yaz Olimpiyatları’nda 237 madalya kazandı. Özellikle boksta dünya hegemonyası kurdu.
Yugoslavya, dağılmadan önce basketbol ve takım sporlarında Avrupa’nın referans ülkelerinden biri hâline geldi. Ki hâlâ dünyanın en iyi oyuncularından birçoğu bu sistemle yetişmiş isimler: Nikola Jokic, Luka Doncic gibi...
Bu ülkelerin ortak noktası neydi: Yıldız kültünün zayıf olması. Koçların popüler figürler değil, kamu çalışanı olması. Sporun piyasa değil, kamusal alan sayılması.
Peki bugün neden bu kadar motivasyon konuşması var? Çünkü sistem ve plan yok, uzun vadeli spor politikası yok. Motivasyon konuşmaları, çoğu zaman yapısal eksikliklerin üzerini örtme aracıdır.
Altyapı yoksa “ruh” konuşulur. Bilim yoksa “inanç” devreye girer. Planlama yoksa “hayal” satılır. Kulağa tanıdık geliyor değil mi?
Sosyalist spor anlayışı bu kaçış yollarını tanımazdı. Başarı ya vardı ya yoktu. Bahane üretmeye gerek de yoktu çünkü sistem açıktı.
Sovyetler, Doğu Almanya, Küba ve Yugoslavya sporun romantik bir anlatı değil, örgütlü bir faaliyet olduğunu gösterdi. Sporcu, ilham verici bir kahraman değil, kolektif bir emeğin ürünüydü.
Bugün hâlâ Olimpiyat madalya tablolarına bakıldığında, bu ülkelerin bıraktığı iz silinmiş değil. Motivasyon endüstrisi büyüyor olabilir ama tarih şunu söylüyor: Kazananlar konuşanlar değil, planlayanlardı. Bağıranlar değil, hesaplayanlardı.