Türkiye 2,3 Dünya varmış gibi tüketiyor
Dünya, dizginlenemeyen kapitalizm yüzünden kaynak savaşlarını konuşurken bize düşen "başka bir dünya mümkün" demek elbette. Grönland, Venezuela ya da İran üzerinden konuştuğumuz hadiseler sadece emperyal istekler değil aslında, sınırlı kaynakların sınırsız bir talep uğruna paylaşılmasının savaşı. Savaşın ne büyük bir felaket olduğunu unuttuğumuz gibi dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutuyoruz.
Ekolojik Ayak İzi Ağı’nın hesaplarına göre dünyadaki insanlar, gezegenin bir yılda yerine koyabileceğinden çok daha fazla kaynak tüketiyor. Bir Dünya değil 1,78 Dünya varmış gibi yaşıyoruz. Kestiğimiz ağaç sayısı dikilen ve doğal yolla büyüyenden daha fazla gibi düşünebilirsiniz. Gezegenden borç alarak yaşıyoruz. Ta ki gezegenin bize borç verecek hali kalmayıncaya dek. O gün de çok uzak değil. Dünya nüfusunun yüzde 38’i yaşadığı ülke sınırlarında yetiştirilebilecek gıdadan daha fazlasına ihtiyaç duyuyor ve kişi başına düşen gelirleri küresel ortalamanın altında. Özetlersek; gıda ihtiyacını karşılayacak doğal kapasiteye sahip olmadıkları gibi gıda ithal edecek ekonomik durumları da yok.
Sorun ülkeden ülkeye değişiyor. Türkiye’den başlayalım:
Türkiye doğal varlıklarını 2,34 Dünya varmış gibi tüketiyor. Ekolojik ayak izimiz giderek büyüdüğü için biyokapasitemizle aradaki fark açılıyor. 2024’te Türkiye’nin biyokapasitesi 133 milyon global hektar olarak hesaplanmış ama ülkenin ekolojik ayak izi 298 milyonla zirve yapmış. Üzerinde düşünmemiz gereken veri ise şu. Türkiye, 1983’e kadar ekolojik ayak izi biyokapasitesinin altında kalan yani doğal varlıklarıyla uyumlu tüketim yapan bir ülkeymiş. Ne olduysa 1983 sonrası olmuş ve sonra ipin ucu kaçmış. İktisadi tarihi bilenler 1983’te ülkede nelerin değiştiğini, liberal ekonomiye geçişin hızlandığını hatırlayacaktır. Öyle ki 2024’e geldiğimizde tüketim eğilimimiz Çin ile aynı seviyelere ulaşmış. Bugün Çin de 2,5 Dünya varmış gibi tüketiyor.
Elbette bizden daha kötüleri var. 10,5 Dünya varmış gibi tüketen Katar, beş mavi gezegen varmış gibi yaşayan ABD ya da Kanada gibi. Bir de dünyanın sınırlarına uygun tüketenler var. 1,14 Dünya varmış gibi yaşayan Kübalılar, benzer çizgide hayat süren Ekvator, 1,26 ile Endonezyalılar ve özellikle de her yıl yarım Dünya tasarruf eden Madagaskarlılar övgüyü hak ediyor. Yaman çelişkiyi hepiniz fark etmişsinizdir. “Yoksul” dediğimiz, “orada da hiçbir şey yok” diye burun kıvırdığımız birçok ülke aslında dünyanın sınırlarına saygılı bir hayat sürüyor. Alıştığımız ve vazgeçilmez sandığımız ‘modern hayat’ ise dünyanın varlıklarını bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yok ediyor.
Türkiye’nin doğal varlıklarındaki azalma ve uzun yıllardır yaşadığı ekonomik krize rağmen tüketim anlayışını değiştirmemesini ayrıca değerlendirmeliyiz. Türkiye, ekonomik koşullardan ve çevresel darboğazdan bağımsızlaşmış, kronikleşmiş bir tüketim toplumu refleksi gösteriyor. Enflasyonla mücadelenin başarısız kalmasının bir nedeninin de ekolojiyi hesaba katmama olduğunu söyleyebiliriz. İyileşme belirtisi yok çünkü ülkeyi yönetenlerin tanı koymaktan bile çekindiği bir hastalıkla, “doğayı yok etme sendromuyla” karşı karşıyayız. Madencilik, yerleşim ve inşaat politikalarıyla her yıl daha fazla doğal varlığı yok ederek, tüketim toplumunun değişmemesi için çaba harcıyoruz. "Kapitalizm tamamen terk edilmeden doğal dengeye ulaşılabilir mi" sorusunun yanıtını vermek zor olsa da tüketim eğilimlerini düzelten ülkelere bakıp, örnek almakta fayda var. 2007’de altı Dünya varmış gibi yaşayan İspanyolların bugün 3,5 Dünya seviyesine inmesi, aynı tarih aralığında benzer bir ilerleme gösteren Yunanistan’ın veya bugün Türkiye ile benzer oranlara sahip Almanya’nın yol haritaları incelenebilir.
Çok da umutsuz olmamalıyız. Umutsuzluk değiştirmeye çalışıp başaramadığımızda değil değiştirmek için hiç çabalamadığımızda başlar. Denemeye başlayıp yenildiğimizde, yenilmeyeceğimiz yolu görmeyi de öğreniriz.