2 dk. 20 sn. Birgun

Şükrü Başkan ile mahkemede, hapishanede

Gezi’nin sert günleriydi, evde tutulmakta zorlanılan yüzde elinin bir kaç üyesi sokaklara salınmış, gösterici avına çıkmıştılar. Palalı’dan bahsetmiyorum; başka çeteler bunlar; Beşiktaş Çarşı’dan Bülent’i bıçaklamışlardı mesela, bir eylem sonrası, evinin sokağında.

Çarşı, Gezi’nin simgesiydi. Kepçe ile polisleri kovalamasına, sonraları haklarında açılan ve müebbet istenen ceza davası eklendi. Kâğıtlardan iddianameyi bronz bir madalya gibi boyunlarına taktılar ve mahkemede herkesi eğlendiren o akıl dolu savunmaları yaptılar -beraat ettiler de-.

O dava sayesinde ben, Çarşı üyelerini, taraftarlarını tanıdım -Çarşı benim şehrimde, önce Siliçlilerin, şimdi Demenanlıların işlettiği bir kahvenin adıydı-. 2013-2014’tü ve bu ekibin saatçiden kunduracıya, tıp doktorundan avukatına, nasıl yaman bir çete olduğunu gördüm. Çarşı’ya açılan o erken ve mizahi görünen dava, daha sonra Osman Kavala ve Can Atalay’a yapılacakların bir habercisiydi.

Bir gece yarısı sonrası, saat 02.00 suları, İstanbul ağır ceza mahkemelerinden birinin küçücük salonundayım. 1990’larda, gençliğinin bir on beş senesini, Malatya, Erzurum ve Diyarbakır DGM’lerde geçirmiş biri olarak, siyasi hiçbir yargılamada gece 02.00’de duruşma yapıldığını görmemiştim -Ülke olarak henüz İslamcıların yönetimini tanımamışız tabii-.

Salon neredeyse boşalmış, herkesler çekilmiş. Üç-beş sanık savunma için bekliyor, biz de hemen arka sıralardayız, savunmaları, daha doğrusu eğlenceyi izliyoruz. Davayı açanlar -sokakta süren protesto dalgası (mahalle forumları) henüz dinmemişti- ve kürsüde hâkimler, mahçuptular sanki. Gecenin loş ortamında oturdukları yerlerde daha da görünmez olmuştular. Savunma yapan her Çarşıcının esprisine -ara ara- onlar da gülüyorlardı -rahatlıyorlardı belki de-.

Sanırım ben parlamentodan o anda salonda tek kişiydim -o zamanlar parlamentonun bir ağırlığı vardı-. O geldi, uzun boylu, heybetli, sarıldı, hâlâ gitmedin mi, deyiverdi. Kim olduğunu bilmiyordum, Çarşı taraftarlarından orda olanlar fısıltıyla, "Şükrü Başkan" diyerek hareketlendiler. O da gitmemişti.

Aradan yıllar geçti, bu defa bir hapishane avukat görüş odasındayız. Ben ve Tufan Köse, içeriden getirilecek birini bekliyoruz. Yanında iki gardiyanla geldi, Tufan’a sarıldı -eski arkadaşlar-, sonra bana sarıldı ve Tufan’a, bu Aygün var ya, sabaha kadar mahkeme salonunda bekledi Gezi’de. Beni aldı Gezi’ye -on ik yıl önceye- Çarşı’ya ve o loş salona götürdü.

Peki ama Sarıyer’in eski belediye başkanı, eski tüfek Şükrü Başkan, neden Silivri’deydi ve neyle suçlanıyordu? O -tam adına ve geçmişine yakışır şekilde- bir işçi eylemiyle dayanışmak için satılan kazaklardan satın aldığı için tutuklanmıştı. Kazova İşçi Eylemi’nde belediye olarak, işçilerin ördüğü kazaklardan almıştılar. Bu sebeple Şükrü Başkan, "DHKP/C’ye yardım"la suçlanıyordu. Dosyaya, bir iki de itirafçı tedarik etmiştiler tabii.

Başkan kendine güvenliydi; ilk duruşmada çıkarım, böyle saçma örgüt davası mı olur, diyip duruyordu.

Ben -umutlarını kırmamak için-, davanın politik niteliği ve CHP’li belediyelere yönelik genel saldırı kapsamında aksi bir durumda hayal kırıklığı yaşamaması için ihtiyatlı olması gerektiğini söyledim. O, biz hırsızlıkla suçlanmıyoruz ki Hüseynim, deyiverdi. Bu konuşmalar, duruşmasından hemen 2 gün önceydi. Şükrü Başkan o ilk duruşmada çıkamadı; sonraki üç dört duruşmada da, ve geçen hafta yapılan son duruşmada ise mahkeme 7 yıl 6 ay ceza verdi; tahliye de yok. "Kazak satın alarak" örgütün finansmanı suçu nasıl işleniyor? 6415 sayılı Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinde, "fon sağlanması veya toplaması" suç konusudur. Burada sayılan haller, terörizmin finansmanının küçük ölçekli maddi yardımlar olmayıp büyük ölçekli maddi destekler olduğunu söyler.

"Kazak satın alarak" terörizm nasıl finanse ediliyor? Üstelik bir işçi direnişine destek için, işçilerce üretilmiş ve yasal olarak satılan kazaklardan almak? Ey AKP’nin ülkeyi bitirmiş yargısı!




v 2.0.0.0