Türkiye’ye bir darbe de AB–Hindistan ticaret anlaşmasından
Bu hafta başında AB ve Hindistan 20 yıl süren görüşmelerin ardından 2 milyara yakın bir nüfusu gümrük vergisiz ticaretle tek pazar haline getirecek bir STA’ya imza attılar hafta başında. Söz konusu STA ise kapsamı ve kurgusuyla klasik STA’ların çok ötesinde. AB adına anlaşmaya imza atan Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen ‘in “Tüm anlaşmaların anası” ifadesi, yalnızca büyüklüğe değil; ticaretin, yatırımın, standartların, iklimin ve jeopolitiğin tek bir çerçevede birleştirildiği yeni nesil bir mimariye işaret ediyor.
AB–Hindistan STA’sı, bir pazar açılımından çok daha fazlası. Trump’ın hayalindeki dünyanın tersine bu anlaşma, küresel ticaretin artık sadece fiyat ve tarife rekabeti üzerinden değil, dayanıklılık, çeşitlendirme ve stratejik özerklik üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Küresel ticaretin hangi başlıklar üzerinden yeniden tanımlandığını, ekonomik ilişkilerin nasıl jeopolitik bir çerçeveye oturduğunu ve “modern STA” kavramının ne anlama geldiğini gösteren güçlü bir örnek.
Anlaşmanın ölçeği başlı başına çarpıcı. Hindistan, AB ihracatının %96,6’sında tarifeleri kaldırmayı ya da kademeli olarak düşürmeyi kabul ediyor; AB ise Hindistan’dan ithalatın %99,5’inde yedi yıl içinde benzer bir açılım taahhüdü veriyor. Bu karşılıklılık, anlaşmayı hem siyasi olarak kabul ettirilebilir hem de ekonomik olarak işlevsel kılıyor. Mercosur örneğinde görülen tek taraflı hassasiyetlerin burada daha iyi yönetildiği söylenebilir.
Sektörel ayrıntılar, anlaşmanın neden “modern” olarak tanımlandığını netleştiriyor. Otomotivde Hindistan’ın %110’a varan tarifeleri kademeli biçimde %10’a indirmesi ve yıllık 250 bin araç kotası tanıması, korumacı bir pazarda ciddi bir değişim. Makine, kimya, ilaç ve demir-çelikte tarifelerin büyük ölçüde kaldırılması ya da öngörülebilir takvimlere bağlanması, AB şirketlerine Hindistan’da yatırım–üretim–ihracat üçgenini birlikte planlama imkânı sunuyor. Bu, salt ihracat artışından ziyade değer zincirlerinin yeniden konumlanması anlamına geliyor.
Tarımda izlenen yaklaşım ise bilinçli bir “seçici koruma.” AB’nin siyasi olarak en zorlandığı et, şeker ve bazı tahıllar ile Hindistan için kırmızı çizgi olan süt ürünlerinin dışarıda bırakılması, anlaşmanın hızla sonuçlanmasını sağladı. Bu tercih, ticari maksimumdan ziyade siyasi sürdürülebilirliği hedefleyen bir tasarımın göstergesi. Yeni nesil STA’ların ortak özelliği de zaten, her alanı serbest ticarete açmak yerine, açılan alanları derinleştirmek.
Hizmetler ve insan hareketliliği başlığı, anlaşmayı bir adım daha ileri taşıyor. Hindistan 144 hizmet sektöründe açılım sağlarken, AB öğrenci hareketliliği ve mezuniyet sonrası vizeler gibi bağlayıcı taahhütler veriyor. Bu, ticareti mallarla sınırlamayan; yazılım, mühendislik, Ar-Ge ve dijital hizmetleri bütünün parçası yapan bir yaklaşım. Uzun vadede bu madde seti, AB şirketlerinin Hindistan’ı yalnızca bir pazar değil, küresel operasyon merkezi olarak konumlandırmasını kolaylaştıracak.
İklim ve standartlar boyutu ise anlaşmanın stratejik karakterini tamamlıyor. AB’nin Hindistan sanayisinin karbonsuzlaştırılmasına yönelik mali destek taahhüdü, karbon sınır vergisi (CBAM) gibi araçların yarattığı maliyet baskısını dengeleyecek. Böylece iklim politikası, ticaretin önünde bir engel olmaktan ziyade uyum ve finansmanla yönetilen bir unsur haline gelecek. Bu da “ticaret + iklim + sanayi politikası”nın tek metinde buluştuğu yeni bir STA tipolojisine işaret ediyor.
Bu anlaşmanın jeopolitik bağlamı da en az ekonomik boyutu kadar belirleyici. Washington’un tarife politikaları ve büyük güç rekabetinin sertleşmesi, Brüksel ve Yeni Delhi’yi risk dağıtımı arayışında yakınlaştırdı. AB, ABD ve Çin’e bağımlılığını azaltmayı hedeflerken; Hindistan, korumacı imajını yumuşatıp küresel tedarik zincirlerinde daha merkezi bir rol üstlenmek istiyor. Güvenlik ve savunma iş birliği başlıklarının eş zamanlı olarak gündeme gelmesi, ticaretin artık stratejik ortaklıkların altyapısı olarak kurgulandığını gösteriyor.
AB ile Gümrük Birliği içinde olan Türkiye, bu tür geniş kapsamlı STA’ların etkilerine doğrudan maruz kalıyor; ancak karar masasında olmadığı için aynı tercihli erişimi otomatik olarak elde edemiyor. Mercosur anlaşmasında olduğu gibi, AB–Hindistan STA’sı da bu asimetriyi derinleştiriyor. Özellikle emek yoğun sektörlerde AB pazarında rekabetin artması ve yatırım tercihlerinin yeniden şekillenmesi, Türkiye için risk alanları demek.
Öte yandan bu anlaşma, Türkiye’ye önemli bir gerçeği de hatırlatıyor: AB, ticareti artık dar anlamda gümrük indirimi olarak değil, stratejik özerklik aracına dönüştürmüş durumda. Türkiye’nin bu mimaride konumunu koruyabilmesi; Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, menşe ve standartlar konusunda uyumun derinleştirilmesi ve yeni nesil STA mantığının doğru okunmasına bağlı.
AB ile teknik uyum başlıklarını hızlandırmak, menşe kümülasyonu ve yeşil dönüşüm dosyalarını ticaret diplomasisinin merkezine almak ve üçüncü ülke anlaşmalarının yarattığı asimetriyi somut verilerle masaya taşımak Türkiye’nin hızla atması gereken adımlar.
Gümrük Birliği revizyonu için ise Türkiye’nin yüzünü hukuk devleti olma yönüne dönmesi de bu yolun başlangıcı. Zaten tam da bu nedenle AKP döneminde bir sıçrama beklemek gerçekçi değil.