3 dk. 2 sn. Birgun

Küresel enerji boyunduruğu: ABD’nin LNG hegemonyası

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 2026 yılı birinci çeyrek Doğalgaz Piyasa Raporu, "piyasa dengelenmesi" ve "enerji güvenliği" gibi parıltılı kavramların ardına gizlenmiş devasa bir emperyalist yeniden paylaşım savaşını belgelemektedir. 2025 yılından itibaren ivmelenen "LNG dalgası", sadece teknik bir arz artışı değil; ABD finans-kapitalinin, enerji rotalarını tekelleştirerek dünya halklarını ve sanayisini kendine bağımlı kılma hamlesidir.

Halkçı bir bakış açısıyla bu tablo; enerjinin küresel portföy oyuncularının ve tekelci devletlerin elinde bir kâr ve baskı aracına dönüştüğünün güncel ve özlü bir belgesidir.

Emperyalizmin en temel özelliği olan üretim ve sermayenin yoğunlaşması, 2025 yılında LNG sektöründe zirve yapmıştır. Kaynaklara göre, dünya genelinde onaylanan 90 bcm’lik devasa LNG yatırımının 80 bcm’den fazlası (yaklaşık %90’ı) tek başına ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu durum, ABD LNG endüstrisi için tarihi bir rekor olmakla birlikte, küresel enerji piyasasının Washington’ın siyasi ve ekonomik şantajlarına açık hale gelmesi anlamına gelmektedir.

ABD’nin küresel pazar payının bu on yılın sonunda %25’ten %33’e çıkacak olması dikkate değer bir hâkimiyet anlamına gelmektedir. Plaquemines, Corpus Christi ve Port Arthur gibi projelerle perçinlenen bu hakimiyet, Avrupa’nın Rus gazından koparılmasıyla eş zamanlı yürütülmektedir. Avrupa Birliği’nin Kasım 2027’ye kadar Rus gazını tamamen yasaklama kararı, bölgeyi daha ucuz boru hattı gazından mahrum bırakarak, ABD tekellerinin yüksek maliyetli LNG’sine mahkûm etmektedir.

Bu süreçte Avrupa’nın imzaladığı uzun vadeli sözleşmelerin %70’inin doğrudan ABD kaynaklı olması, "bağımsızlık" söyleminin aslında hegemonik bir emperyalist merkeze boyun eğmek olduğunu kanıtlamaktadır.

Halkçı perspektifin en çok vurgulaması gereken noktalardan biri, enerjinin fiziksel bir ihtiyaçtan ziyade bir "kumar kâğıdına" dönüştürülmesidir. 2025 yılında imzalanan LNG kontratlarının %57’si, hiçbir üretim tesisi olmayan ve gazı sadece kar amacıyla alıp satan "portföy oyuncuları" tarafından kontrol edilmiştir. Bu asalak sermaye grupları, gazın varış noktasını değiştirme esnekliğini (destination flexibility) kullanarak, gazı en çok ihtiyaç duyan (en yoksul) halklara değil, en yüksek fiyatı veren tekelci piyasalara yönlendirmektedir.

Bu finansallaşmanın kurbanı olan ülkeler ise Pakistan ve Mısır gibi "çevre" ülkelerdir.

Pakistan’da IMF programı dâhilinde sanayi gazına yapılan %10’luk zamlar ve sübvansiyonların kaldırılması, emperyalist finans kurumlarının halkın temel ihtiyaçlarını nasıl gasp ettiğinin göstergesidir. Mısır ise yerli üretimi on yılın en düşük seviyesine gerilediği için, kendi gazını ihraç edemez hale gelmiş ve %80'i ABD'den gelen LNG ithalatına bağımlı kılınmıştır.

Türkiye, bu küresel emperyalist paylaşım savaşının tam merkezinde, hem bir geçiş rotası hem de dikkate değer bir pazar olarak yer almaktadır. Kaynaklara göre, Türkiye'nin doğal gaz üretimi, özellikle Sakarya sahasındaki üretim artışıyla birlikte %40’ın üzerinde (yaklaşık 0,9 bcm) bir büyüme kaydetmiştir. Bu artış, her ne kadar ulusal ölçekte "enerji bağımsızlığı" olarak pazarlansa da Türkiye’nin enerji dengeleri hâlâ dışsal ve emperyalist dinamiklere sıkı sıkıya bağlıdır.

Türkiye’nin enerji tablosundaki çelişkiler şu noktalarda derinleşmektedir:

IEA’nın "unfolding LNG wave" (başlayan LNG dalgası) olarak adlandırdığı süreç, aslında işçi sınıfı ve yoksul halklar için yeni bir sömürü dalgasıdır. Enerji piyasalarındaki "serbestleşme" ve "üçüncü taraf erişimi" gibi reformlar (Çin, Hindistan ve Pakistan örneklerinde görüldüğü gibi) kamu denetimini tasfiye ederek özel sektörün kâr alanını genişletmeyi amaçlamaktadır.

Burada yaygın kanının aksine Çin’in de enerji alanının piyasalaşması ve “serbestleşmesi” politikalarını belli bir kararlılıkla sürdürmekte olduğunu not etmek yerinde olacak. Çin son 20 yıldır piyasa temelli fiyatlandırma mekanizmalarını artırmak ve altyapıya üçüncü taraf erişimini sağlamak amacıyla geniş kapsamlı “reform”lar uygulamaktadır. Çin'de piyasa temelli fiyatlandırma mekanizmalarıyla satılan doğalgazın payı 2005 yılında %20 iken, 2024 yılında %45'in üzerine çıkmıştır. Bu durum, devlet kontrolündeki fiyatlandırmadan piyasa odaklı bir yapıya geçişin açık bir göstergesidir. 2019 yılında PipeChina'nın (Çin Petrol ve Gaz Boru Hattı Şebekesi Şirketi) kurulması, şebeke operasyonlarını üretimden ayırarak daha “rekabetçi” bir ticaret ortamı yaratmayı hedefleyen en kritik adımlardan biri olarak sunulmaktadır. Aynı şekilde Çin Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu (NDRC), Kasım 2025'te yürürlüğe giren yeni önlemlerle doğalgaz iletim sistemine "adil ve açık erişim" sağlanması için denetim mekanizmaları oluşturma ve bunları güçlendirme kararı almıştır. Bütün bunlar var olan ve payı artacak bir piyasa mekanizmasının göstergeleridir. Bu piyasalaştırmanın “ulusal” şirketlerle sınırlı olup olmayacağını ve belli konsorsiyumlara açılma durumunda uluslararası siyasette nasıl bir etkisi olacağını zaman gösterecek.

Sonuç olarak, ABD emperyalizminin liderliğindeki bu yeni enerji düzenine karşı halkçı bir duruş en genel anlamında şunları savunmalıdır:

Enerji, bir avuç tekelin jeopolitik silahı değil, insanlığın ortak mirası ve kalkınmanın temel taşı olmalıdır. Emperyalizmin LNG dalgasını ancak halkların birleşik ve anti-emperyalist enerji politikası karşılayabilir.




v 2.0.0.0