3 dk. 52 sn. Birgun

Avrupa’nın kurtuluş mücadelesi ve Trump

Avrupa ülkelerinin liderleri kendilerine tüm hasmane tavrına karşı ABD Başkanı Trump’la ilgili eleştirilerini ılımlı bir dilde yapmaya özen gösteriyorlar ancak o her geçen gün yeni bir açıklamasıyla Avrupa-ABD ilişkilerini tahrip etmeye devam ediyor.

Trump’ın son olarak NATO’nun Avrupalı üyelerine ve Afganistan’da görevlendirilen Avrupalı askerlere ilişkin küçümseyici ve aşağılayıcı açıklamaları bu tahribatı daha da derinleştirdi. Avrupalı NATO ülkelerinin hiçbir zaman ABD’nin yanında olmadığını ve Avrupalı askerlerin Afganistan’daki savaş sırasında sürekli cepheden uzak kaldıklarını ileri sürerek “korkaklık”la suçlayan Trump, eleştiriler karşısında küçük bir geri adım atıp orada savaşan İngiliz askerlerini “kahraman” ilan etti. Ancak bunu yaparken, ABD için savaşıp, ölen, yaralanan diğer müttefik askerleri kaale almayarak, halen “belki ilişkilerimiz yeniden eskisi gibi olur” umudunda olanları da büyük hayal kırıklığına uğrattı.

NATO’nun meşhur 5’nci maddesi bilindiği gibi “bir ittifak üyesine yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını ve ittifakın tüm üyelerinin saldırgana karşı topluca savunmaya geçme hakkı”nı öngörüyor. Kimileri buradaki “toplu savunma”nın bir zorunluluk olduğunu sanıyor. Ancak bu doğru değil. Üyeler saldırıya uğrayana yardım etmekle yükümlü, ancak bu yardım saldırgana karşı birlikte savaşa girmek anlamına gelmiyor. Söz konusu yardım siyasi ve ekonomik destek biçiminde de olabilir. Birlikte silahlı savunma opsiyonu da var tabii ki. Ama bunun için en yüksek organı Kuzey Atlantik Konseyi’nin oy birliğiyle karar vermesi gerekir.

Doğu ve Orta Avrupa’daki eski Varşova Paktı ülkeleri birer birer NATO’ya üye olurken Rusya’dan gelebilecek saldırılar karşısında bu maddenin otomatikman işletileceği propogandası yapılarak, kamuoyundaki itirazlar zayıflatılmıştı. Son olarak Kuzey Avrupa’nın uzun yıllar askeri ittifakların dışında kalmakla gurur duyan ülkeleri İsveç ve Finlandiya’nın apar topar NATO’ya üye olma süreçlerinde de bu “otomatizm” varsayımından yararlanılmıştı. Ancak ittifakın en güçlü ülkesi ABD’nin başındaki Trump’ın NATO’ya ilişkin açıklamalarıyla bu konudaki kuşkuların haklı olduğu bir kez daha görüldü.

Bilindiği gibi bu madde ittifak tarihinde sadece bir kez işletildi. O da El-Kaide örgütünün 11 Eylül 2001’deki saldırılarının ardından, ABD’nin isteğiyle oldu. Konsey, NATO’nun ABD’nin “teröre karşı savaşı”na askeri destek vermesini kararlaştırdı. Üye ülkelerin savaş uçakları destek için ABD’ye gönderildi, savaş gemileri “terörle” bağlantılı gemileri izlemek ve engellemek için Akdeniz’de görevlendirildi, en önemlisi de Afganistan’da faaliyette olan ABD liderliğindeki “Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü” (ISAF) NATO komutasına geçti.

Böylece NATO’nun “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” ilkesi ilk kez işletildi. Üye ülkelerin askerleri Afganistan’da yıllarca Amerikalıların emrinde El-Kaide ve Taliban’a karşı savaştılar. Yüzlerce asker yaşamını yitirdi. Resmi açıklamalara göre orada ölen askerlerin sayısı 3.600’e yaklaşıyor. Bunların büyük bölümü tabii ki Amerikalılar, ancak diğer ülkelerin askerlerinden ölenler de var. Hatta Trump’un geçtiğimiz günlerde Grönland’la ilgili tartışmalar sırasında “gerektiğinde askeri güç kullanmak”la tehdit ettiği Danimarka’nın da kayıpları var Afganistan’da. Üstelik ülke nüfusuyla kıyaslandığında Afganistan’da (oran olarak) en fazla asker kaybı olan ülke Danimarka. (Tabii bu arada orada – büyük bölümü sivil – on binlerce Afganlı da öldürüldü.)

Avrupalı liderler arasında halen “Amerikasız olmaz” diyenler var. Ancak sadece NATO ve Avrupa Birliği’ni değil, Birleşmiş Milletleri de (BM) dağıtıp, başında kendisinin (üstelik ölene kadar) lider ve tabii ABD’nin de “en büyük” olarak kalacağı “yeni bir dünya düzeni” kurmaya heveslenen Trump’a güvenilmeyeceği giderek daha sesli bir biçimde dile getiriliyor. Düne kadar ABD’nin liderliğini koşulsuz kabul eden ana akım medyada Avrupa’nın ABD’ye olan askeri ve ekonomik bağımlığından kurtulması gerektiği konusundaki çağrılar, arayışlar büyük yer buluyor.

Trump’ın çıkışlarıyla Avrupa ile ABD arasındaki mesafe büyürken, Avrupa’nın “bağımsızlığı” açısından yürüttüğü projeler de dikkat çekiyor.

Önce Avrupa Birliği ile Latin Amerika’daki MERCOSUR ülkeleri (Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay) arasında 25 yıldır süren serbest ticaret anlaşmasıyla ilgili müzakereler olumlu sonuçlandı. İki hafta önce Paraguay’da imzalanan anlaşma toplam 700 milyonluk bir nüfusu kapsayan dünyanın en büyük serbest ticaret blokunun kuruluşunun belgesi oldu. Gerçi Avrupa Parlamentosu’daki oylamada bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi “şimdilik” ertelenmiş durumda (Avrupa milletvekillerinin çoğunluğu anlaşmanın hukuki olarak incelenmesi için mahkeme başvurulmasına karar verdiler). Ancak Avrupa’daki büyük sermaye için yeni ve büyük pazarlar anlamına gelen bu anlaşmanın er ya da geç yürürlüğe gireceği kesin.

Ardından Almanya’nın Hamburg şehrinde toplanan “Kuzey Denizi Zirvesi”nde bir araya gelen 10 Avrupa ülkesi, enerji konusunda bağımsızlık için birlikte hareket etme kararı aldı. Burada sözkonusu olan bağımsızlık hep söylediği gibi sadece Rusya’yı, ABD’yi de (Ukrayna savaşının ardından oradan ithal edilen sıvı gaz gibi enerji kaynaklarına bağımlılık) içine alıyor.

Bu arada Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Hindistan seferi gerçekleştirildi. Merz’in Hindistan’la ekonomik ve siyasi açıdan büyük bir başarı olarak gösterilen seferinin ardından AB’nin bu ülkeyle 20 yıldır süren serbest ticaret anlaşması görüşmelerinin sonuçlandığı müjdelendi. Avrupa sanayisi için (tabii Hindistan için de) büyük gümrük vergisi kolaylıkları içeren bu anlaşmayla bir yandan da Hindistan’ın Rusya’yla olan ilişkilerini azaltmasının hedeflendiği belirtiliyor. Ancak politik ve askeri açıdan büyük çaplı işbirliklerini de öngören bu anlaşma AB’nin ABD’den “bağımsızlığı” açısından da büyük önem taşıyor. Tabii bu süreçte Hindistan’daki aşırı sağcı hükümetin insan hakları ihlalleri ise artık unutulmuş durumda.

Trump, Grönland konusundaki açıklamaları ve bazı Avrupa ülkelerine yönelik yeni gümrük vergisi tehditleri karşısında Avrupa Birliği’nden “biz de sana vergi koyarız!” yanıtı alınca geri atmıştı. Ancak hemen ardından Davos’ta sahnelediği yeni bir “Birleşmiş Milletler” kurma provasıyla artık Avrupa’nın güvenini kaybetmiş sayılır. Önümüzdeki dönemde Kanada’nın yolunu izleyip, Trump’ın itirazlarına ve tehditlerine aldırmadan Çin’le ekonomik ilişkileri geliştirmeye çalışacakları da belli oldu. Trump’ın büyük önem verdiği Dünya Kupası’nın (Haziran’da Meksika, Kanada ve ABD’de yapılacak) boykot edilmesi bile tartışılıyor artık.

Tabii buradan insanlığın geleceği açısından “hayırlı” bir “bağımsız Avrupa”nın çıkması mümkün değil. Alternatifler de var tabii ki.




v 2.0.0.0