2 dk. 35 sn. Birgun

Yoksulluk bu kapitalist rejimin ürünüdür

Yoksulluk ülkemizde ne geçici bir kriz hâli ne de kötü yönetimin talihsiz bir sonucu; kuralları, araçları ve mağdurları olan bir kapitalist yönetme biçiminin ürünü. Geçici dalgalanmalarla, küresel kriz masallarıyla ya da istatistik oyunlarıyla açıklanamayacak kadar yakıcı, yaygın ve derin. Neoliberal yıkım sürecinin geldiği bu aşamada çalışan kesimlerin, emeklilerin sefalet endeksi zirve yapmış durumda. Emek gelirleri erirken hayat pahalılaşıyor, yaşamlarımız daralıyor. İşte bugün deneyimlediğimiz gerçeklik, AKP iktidarının neoliberal politikalarıyla kurduğu siyasal rejimin toplumsal sonucu. Yazının girişinde belirtmek gerekir ki; solun devrimci politik hattı ve düzen karşıtı odağı anti-emperyalizm, laiklik ve kamuculuk ilkeleriyle şekillenir.

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi Kamu-Ar’ın “Açlık ve Yoksulluk Araştırması Ocak 2026” verileri bu tabloyu çıplak biçimde ortaya koyuyor. Araştırma diyor ki: “Gıda dışı harcamalar yalnızca bir ayda 2 bin 631 lira artarak 66 bin 889 liraya çıktı. Açlık sınırı ile gıda dışı harcamaların toplamından oluşan yoksulluk sınırı ise aylık bazda 4 bin 61 lira yükseldi.”

Korkunç bir tablo! Bu artış, ücretli bir çalışanın ya da emeklinin maaşına eklenen zamla değil; cebinden sessizce eksilen hayatla ölçülüyor.

Üstelik bu bir anlık sıçrama değil. Türkiye’de gıda fiyatları 68 aydır kesintisiz artıyor. Market etiketleri sıkça, bazı ürünlerde neredeyse her hafta değişiyor. Halk; fahiş fiyatlar ve stokçulukla baş başa bırakılırken Ticaret Bakanlığı ise uzun süredir kulağının üstüne yatmış durumda. Şüphesiz bu denetimsizlik bir istisna değil, tercih. Piyasanın kendiliğinden işlemesine bırakılan her alan, yoksulluğun biraz daha kurumsallaşması anlamına geliyor.

Bu yıkımın en görünür simgelerinden biri ise son tüketim tarihi yaklaşmış ya da geçmiş ürünlerin satıldığı marketler. “İsrafla mücadele” söylemiyle pazarlanan bu zincirler, gerçekte derinleşen yoksulluğun vitrini. İstanbul dahil dört şehirde şubeleri bulunan, “İsraf Savaşçısı” sloganıyla faaliyet yürüten bir market; zincir marketlerden stok dışı kalan gıda, hijyen ve bebek ürünlerini yüzde 50 ilâ 80 indirimle satıyor. Raflarda bir yıla yakın süresi geçmiş ürünler bulunuyor.

Markette alışveriş yapanların sözleri bu düzenin insan onurunu nasıl aşındırdığını gösteriyor. “Üç öğün yiyeceğime bir öğün yiyorum” diyen 67 yaşındaki bir yurttaş, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir çöküşü tarif ediyor. “Zehirlenme riskini göze alıyorum” diyen emekli, sağlık hakkının fiilen askıya alındığını söylüyor. “30 liraya doyuyoruz” diyen öğrenciler, geleceğin bugünden budandığını anlatıyor. Yoksulluk burada soyut bir kavram değil; AKP’nin politikaları sonucu milyonların mide ağrısı, kaygısı ve çaresizliğiyle somutlaşıyor.

Bu noktada mesele yalnızca gelir dağılımı bozukluğu değil. Mesele, yoksulluğun normalleştirilmesi ve hatta yönetilmesi. Devletin görevi yurttaşını bu koşullardan korumakken, bugün yapılan şey ise yoksulluğu düzenlemek, ucuzlatmak ve görünmez kılmaktan başka bir şey değil. Son tüketim tarihi geçmiş ürünleri satan marketin hem varlığı hem de zincirleşmesi, sosyal devletin geri çekilmesinin ve yoksulluğun kurumsallaştırılmasının en somut göstergelerinden biri.

450 bin TL ile geçinemediğini söyleyen AKP Milletvekili Mestan Özcan’ın da yaşadığı Türkiye’de milyonlarca insan için artık soru “ne yiyeceğim” değil, “neyi göze alacağım”dır. Sağlığı mı, onuru mu, geleceği mi? Bu tercihler bireysel değil, politik. Aradaki fark da, sınıfsal bir uçurumdan çok, başka bir gezegen mesafesinde.

Yoksulluk bilinçli tercihlerle yaratılmış bir sonuç olduğu için çözümü, sadaka ekonomisinde, geçici pansumanlarda ya da indirimli raflarda değil; kamucu, eşitlikçi, anti-emperyalist ve insan onurunu merkeze alan bir düzende aramak gerekir. Aksi halde bu ülkede yalnızca ürünlerin değil, hayatların da son tüketim tarihi olmaya devam edecek.

Bitirirken:

İki gün önce İstanbul Sefaköy’de asılan “Şeriata, faşizme, karanlığa karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet” pankartı nedeniyle gericiler tarafından hedef gösterilen SOL Partililer gözaltına alındı. Bu satırları yazdığım saatlerde savcılık ifadeleri henüz alınmamıştı. Gözaltı kararını veren Cumhuriyet Savcısı’na sormak gerekiyor: Böyle bir soruşturma nasıl açılır? Laikliği savunmak suç mu?

Ülkemizi bu gece karanlığa teslim etmeyeceğiz.

Bu memleket bizim.

Ve yüksek sesle söylüyoruz:

Şeriata, faşizme, karanlığa karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet.




v 2.0.0.0