Latin Amerika’daki ‘sağ sapma’ ve Trump doktrini
Şekillenmeye başlanan iki kutuplu düzenin bu ilk yıllarında, Çin ve ABD arasındaki rekabet ticaret, finans, teknoloji, küresel yönetim ve askeri güç gibi her alanda giderek artıyor. Bu rekabetin yankıları tüm dünyada hissediliyor. Bu merkezlerin birisi de Güney Amerika. Amerikan emperyalizmi, Çin’in bölgede giderek önemli bir ekonomik, teknolojik ve güvenlik ortağı haline gelmesinden endişe duyuyor. ABD'nin müdahalelerine rağmen Çin, ekonomik, ticari, siyasi etki alanını genişletiyor. ABD, küresel hegemon gücünün aşınmasının önüne geçmek isterken özellikle kendi nüfuz alanlarına bir başka gücün sızmasını bir varoluş meselesi olarak kodluyor.
“Yeleşik hegemon güç” ile yükselen güç arasındaki rekabet şiddetlenirken emperyalizmin yeni yönelimlerini anlamak için Trump yönetiminin yayınladığı ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi önemli bir referans. Belge hem ABD’nin hem de dünyanın geri kalanının geleceği için bir yol haritası çizerken Trump’ın “Önce Amerika” söylemine doktrinel bir hüviyet kazandırıyor.
ABD emperyalizminin önümüzdeki dönemki yol haritasını belirleyen Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi, Washington’ın ağırlık merkezini Pasifik ve Güney Amerika’ya kaydıracağını gösteriyor.
Belgede şöyle deniyor: “Yıllarca ihmal edildikten sonra, Amerika Birleşik Devletleri, Batı Yarımküre'de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve vatanımızı ve bölge genelindeki önemli coğrafyalara erişimimizi korumak için Monroe Doktrini'ni yeniden yürürlüğe koyacak ve uygulayacaktır.”
“Batı yarımküre” başlığı altında en uzun yer verilen bölgelerden olan “Batı yarımküre” güneyi ve kuzeyiyle Amerika kıtasını içeriyor. Ve Trump, burada Amerikan emperyalizminin “kırmızı çizgileri”ni çekiyor. Bugün de Çin ile ABD arasındaki güç rekabetinde bu sancıyı yeniden hissetmeye başladı.
Foreign Affairs’de Jennifer Lind, 12 Aralık’ta çıkan “Çok kutuplu serap” yazısında şunu vurgular: “İki kutupluluğun ilk kuralı kendi arka bahçenizi güvence altına almaktır. Venezuela'da Maduro hükümeti Çin ile yakın ekonomik bağlar kurdu ve son dönemde ABD'nin Karayipler ve Doğu Pasifik'teki askeri baskısı, kısmen Caracas ve bölgedeki diğer hükümetlere Pekin'le yakınlaşmanın sonuçları konusunda bir uyarı niteliğinde.”
Trump’ın gelir gelmez Çinli firmaların Panama Kanalı'ndaki stratejik altyapıyı kontrol etmesine izin vermeye devam etmesinin ABD askeri müdahalesine yol açacağı sinyalini vermesi, Kanada ve Grönland’a açıkça göz koyması bu “arka bahçe” ile ilintili.
Trump’ın Monroe Doktrini'nin kendi versiyonunu uygulamaya koyacağını ilan etmesi önümüzdeki dönemlerde ABD'yi bölgeye siyasi, askeri, ticari müdahaleciliğini artacağının göstergesi. Monroe Doktrini özetle ABD’nin Avrupa’nın işlerine karışmama ilkesinin tamamlayıcı ilkesi, Avrupa’nın da Amerikan kıtasına karışmamasını istiyor. Trump’ın Venezuela politikasının arkasında yatan mantık, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’nden anlaşılabilir.
1823 tarihli Monroe Doktrini'nin canlandırılmış versiyonu olan Trump 2.0 Doktrini iki sacayağı üzerinden yükseliyor.
Askeri çıkarmalar: ABD’nin “uyuşturucu” ile mücadele gerekçesi altında Karayip Denizi’ni cephaneliğine çevirmesi “Trump Doktrini”nin pratiğe dökülmüş hali. Venezuela’daki Maduro yönetimini hedef alan, gerekirse devireceğini açıkça deklare eden Trump yönetimi, bu ülke ile birlikte Kolombiya’daki sol iktidarı da hedef tahtasına oturtmuş durumda. Gerilim gün geçtikçe tırmanırken Washington, Karayipler’i cephaneliğe çevirdi çoktan. Kıtadaki sol-ilerici yönetimler; Venezuela, Kolombiya, Brezilya, Küba açık hedef konumundalar.
Seçimlere müdahaleler: Washington diğer taraftan da kıta genlindeki seçimlere açık bir şekilde müdahil oluyor. Ekonomik kıskaç, tehdit ve gözdağıyla sandık sonuçlarına müdahil olunuyor. Trump’ın açık bir şekilde desteklediği, kesenin ağzını açtığı ülkelerden Arjantin’de, Honduras’ta, Şili’de, Bolivya’da ve Ekvador’da seçimleri sağcı-muhafazakâr liderler kazandı.
Örneğin Trump kasım ayında Arjantin’de yapılan seçimi anarko kapitalist Milei’nin kazanması için 20 milyar dolarlık “paket” ortaya attı. Milei kazanmazsa, yardımı yapmayacaklarını söyledi. Benzer şekilde bu ayın ortalarında Orta Amerika ülkesi Honduras’ta tartışmalı seçimi Trump’ın desteklediği Nasry Asfura, Şili’de ise Pinochet hayranı Kast kazandı.
“Amerika'nın önümüzdeki on yıllar boyunca dünyanın en güçlü, en zengin, en etkili ve en başarılı ülkesi olmaya devam etmesini sağlamak için, ülkemizin dünya ile nasıl etkileşim kuracağımıza dair tutarlı ve odaklanmış bir stratejiye ihtiyacı var” sözleriyle başlıyor Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi.Belgede, “Yarımküre dışı rakiplerin güçlerini veya diğer tehdit edici yeteneklerini konumlandırma veya yarımküremizdeki stratejik açıdan hayati varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz” deniyor. Belgeye de aktarılan bu ifadelerle ABD çıkarlarının ne pahasına olursa olsun korunacağı kayda düşülürken özetle şöyle deniliyor:
Uyumlu rejimler yaratılacak: Amerikan kıtasında ABD ile uyumlu hükümetler, hareketler, siyasi partiler teşvik edilecek, ödüllendirilecek. Washington’la uyumlu olmayanlara karşı farklı bir strateji uygulanacak.
Askeri varlık artırılacak: ABD, Batı Yarımküre'deki askeri varlığını yeniden gözden geçirecek. Askeri varlık artırılacak, çıkarlar her alanda korunacak.
Sınır ötesi işbirliği: Amerikan politikası, ortakların sınırlarının ötesinde bile bölgede bir istikrar yaratmaya yardımcı olabilecek ülkeleri işbirliğine katmaya odaklanacak.
Göç akımına karşı bariyer: Bu uluslar, diğer şeylerin yanı sıra “istikrarsızlaştırıcı” göçü durdurmamıza, kartelleri etkisiz hale getirmemize yardımcı olacaktır.
Deniz yolları kontrol edilecek: Kilit geçiş yollarını kontrol etmek için donanma varlığı tesis edilecek. Gerektiğinde ölümcül güç kullanımı da dahil olmak üzere sınırlar güvenceye alınacak.
SSCB’nin dağıldığı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’ların başlarında ilan edilen ABD merkezli “yeni dünya düzeni”nde “emperyalizm”den bahsetmek nerdeyse yasaktı. 20. yüzyılın sonlarına doğru ve de 21. yüzyılın başlarında yapılan “emperyalizmin bittiği” yönündeki analizler kısa sürede iflas etti. Tek kutuplu dünyaya hükmeden ABD’nin Balkanlar, Afganistan, Irak ve sonrasında gelen Ortadoğu müdahaleleri emperyalizmin ne olduğunu bir kez daha gösterdi.
21. yüzyılın ilk çeyreği biterken ABD’nin Hint-Pasifik’ten Ortadoğu’ya, Güney Amerika’dan Afrika’ya artan müdahaleleri emperyalist saldırganlığın şiddetleneceğinin göstergesi. Trump’ın Monroe Doktrini’ne ek yaparak Latin Amerika’ya yaptığı askeri yığınak ve rejim değiştirme hevesi büyük sorunlara gebe. Son aylarda Venezuela’ya yönelik artan askeri-siyasi kuşatma bölgede savaş alarmı çaldırıyor.
Amerika’yı büyütme, “ABD egemenliğini küresel çapta artırma” vaatleri veren Trump kendisine 25. Başkan William McKinley’i rol model alıyor. Trump’ın başkanlık görevini devraldığı gün Alaska’daki Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı olan Denali’ye McKinley’in adını vermesi niyetinin açık göstergesiydi. Tam da bu nedenle Grönland’ı, Panama Kanalı’nı ve Kanada’yı istemesi ve Monroe Doktrini’ne ek yaparak tedavüle sokması tesadüf değil. Amerikan emperyalizmi, “Latin Amerika ve Batı Yarımküresi benim hükümranlık alanımdadır” mesajı veriyor. Venezuela’nın abluka altına alınması, Maduro’nun narkotik ticaretinin lideri ilan edilmesi, ülkenin petrol tankerlerine el konması bu saldırgan zihniyetin doğal sonuçları.
Hayri Kozanoğlu hoca geçen hafta Trump Belgesi üzerinden ABD emperyalizminin yeni yol haritasına şu şekilde aktarıyordu: “Özetle, rapor ABD’nin saldırgan bir güç olmaktan vazgeçmeyeceği, kahredici askeri gücünü kullanmaktan çekinmeyeceği; ancak dünyanın her coğrafyasında, her çatışma alanında belirleyici olmak sevdasını terk edeceği mesajını veriyor. Latin Amerika ve Batı Yarımküresi benim hükümranlık alanımdır diyor.”
Belgede açık şekilde şöyle deniyor: “ABD, güvenliğimiz ve refahımız için bir koşul olarak Batı Yarımküre'de üstün konumda olmalıdır. Bu koşul, bölgede ihtiyaç duyduğumuzda ve gerektiğinde kendimizi güvenle ortaya koymamızı sağlar. İttifaklarımızın şartları askeri tesislerin, limanların ve kilit altyapının kontrolünden geniş anlamıyla stratejik varlıkların satın alınmasına kadar, dışarıdan gelen düşmanca etkilerin azaltılmasına bağlı olmalı. Latin Amerika hükümetleri ile bazı yabancı aktörler arasındaki siyasi ittifaklar göz önüne alındığında, bazı yabancı etkilerin tersine çevrilmesi zor olacaktır. Ancak, birçok hükümet ideolojik olarak yabancı güçlerle aynı çizgide değil, aksine düşük maliyetler gibi başka nedenlerle onlarla iş yapmaya meyilli. Amerika'nın şu anda güçlü ilişkileri olan ülkelerle ortaklıklarımızı derinleştirirken, bölgedeki ağımızı genişletmeye çalışmalıyız. Diğer ülkelerin bizi ilk tercihleri olarak görmelerini istiyoruz ve çeşitli yollarla diğer ülkelerle işbirliği yapmalarını engelleyeceğiz. Batı Yarımküre, Amerika için birçok stratejik kaynağa ev sahipliği yapmaktadır.”
Emperyalist-kapitalist sistemin krizi derinleşirken güç merkezleri arasındaki hegemonya ve paylaşım savaşı da şiddetleniyor. Güney Amerika yeni gerilim merkezlerinin başında gelecektir.