9 dk. 10 sn. Birgun

Savaşın insanı, insanın savaşını anlatıyor

2002 yılında Londra merkezli CSA Celebrity Speakers konuşmacı ajansının Türkiye temsilciliğinde çalışmaya başladım. Kendi alanında uzman, topluluğa karşı ilham verici konuşmalar yapan uluslararası konuşmacılardan oluşan portföyü Türkiye’de temsil ederken ayrıca ülkemizde bilgi, deneyim, konuşma dendiğinde akla gelen ünlü kişilerin yer aldığı yerli konuşmacı portföyü oluşturuyorduk.

Görevim portföyümüzü genişletmek, kurumlara etkinlik programlarının temalarına uygun konuşmacılar önermek ve süreci profesyonel çerçevede takip etmekti. 20li yaşlarımın başında spordan sanata, pazarlamadan yönetime, medyadan ekonomiye uzanan geniş bir yelpazede Türkiye’nin önde gelen konuşmacıları ve fikir insanlarıyla tanışma şansı yakaladım.

Savaş foto muhabiri, belgeselci, gezgin Coşkun Aral da bu isimlerden biriydi. Belgesel kanalı İz TV’nin kurulduğu yıl kanalın kurucularından olan Coşkun Aral’ı konuşmacı portföyümüze dahil etmek üzere çalıştığım ajansın yönetici ortağı gazeteci Sezai Babakuş’la beraber o dönem Kabataş’ta bulunan ofislerine gittik. Haberci programı aracılığıyla yabancısı olduğumuz kültürleri, sıra dışı coğrafyaları evlerimize taşıyan ‘Haberci’ ile tanışmak benim için tarifsiz bir öneme sahipti. O günden sonra kurumların davetlerine özel konuşmacılık temsil hakkını üstlendik. Sağlık, FMCG, otomotiv, finans gibi pek çok sektörün paydaşlarıyla mesleki deneyimlerini paylaştığı programlara imza attık. Meraklı Bir Düş Gezgininin Dünya Güncesi adını verdiği çatı altında iş yaşamının önemli dinamikleri olan; zaman ve risk yönetimi, takım çalışması, motivasyon, yenilikçilik, kalite anlayışı, seyahat kültürü, bilgi ve belge yönetimi gibi alt başlıklarda ilham veren konuşmalar yapan Coşkun Bey zaman içinde benim Coşkun Ağabeyim oldu.

2009 yılında Haberci Yapım ailesine katıldım. Coşkun Ağabey kendi tabiriyle ‘astronomiden gastronomiye (futbol hariç) her şey’ hakkında meslek arşivinden ve hafızasından süzdüğü anıları, özgün deneyimlerini meslek profesyonelleriyle paylaşmayı sürdürdü. Tematik fotoğraf gezilerine, belgeselciliğe, jüri üyesi olarak katıldığı yarışmalara yeni bakışlar kattı ve katmaya devam ediyor.  Eğitim kurumları, STK, meslek birliği davetlerine iş seyahat programları el verdiği ölçüde yanıt veriyor ve tecrübesini gençlerle paylaşmayı önceliklendiriyor. Nesiller arası bilgi aktarımının önemine inandığı için ülke ve dünya gündemini Haberci arşivinin zenginliğiyle birleştirip yorumladığı ‘Coşkun Aral Anlatıyor’ adlı Youtube kanalında dünyayı belleğimize taşımayı sürdürüyor.

Kurumsal dünyada kendisini daima gururla temsil ettiğim Coşkun Ağabeyim ile bu kez geçtiğimiz ay yayımlanan İmkansız Coğrafyalar adlı kitabı özelinde söyleşi gerçekleştirdim. 70’li yılların başında gazeteciliğe adım atan Coşkun Ağabey kitabında 20. yüzyılın son çeyreğine damga vurmuş çatışma ve savaşlardaki tanıklıklarını anlatıyor. 1977 kanlı 1 Mayıs’ından, Gdansk grevine, İran-Irak savaşından Lübnan, Afganistan, Çad cephelerine, Vietnam kuşağının fotoğrafçılarından aldığı ilhamla Kamboçya ve Filipinler’e uzanan haberciliğine ilişkin notları bir foto muhabirinin anıları olmanın ötesine geçiyor. Metin, dünyadaki askeri ve siyasi dönüşümlerin izinde tarihsel bir bellek sunarken cesareti, merakı, vicdanı ve düşleriyle var olan muhabirlik mesleğine, en nihayetinden de insan olma haline ayna tutuyor. Müge Aral’ın kurgu ve arşiv hakimiyetiyle ortaya güçlü bir anı biyografi kitabı çıkıyor. 42. İstanbul Kitap Fuarı’nda yoğun ilgi gören söyleşi ve imza programının katılımcılarına baktığımda bir kez daha Coşkun Ağabey’in farklı yaş gruplarının sevgisini kazandığını gördüm. Söyleşimize x, y, z kuşağına mensup kişilerin sorularını da dahil ettim.

Coşkun Ağabey yeni kitabın uğurlu olsun. Konuşmalarında yaşam öykünü insanlara aktarırken mesleğindeki belli dönüm noktalarının altını çiziyorsun. Son kitabında bu dönüm noktalarını duygusal ve düşünsel ayrıntılarıyla paylaşıyorsun. Genç bir foto muhabiri habercilikte ustalığa erişiyor, biraz insanı, biraz dünyayı biraz da mesleğini anlatıyor.  Hepsi birleşince ortaya objektif güçlü bir hafıza çıkıyor. Kitabın çerçevesine nasıl karar verdin?

Sevgili Betül, bildiğin gibi geride bıraktığım neredeyse 70 yılda ilk 4,5 yılımı yok sayarsam hayatımı, bedenimi, içinde yaşadığım ortamı, yakınlarımı ve kademeli olarak sosyal çevremi hep ama hep sorguladığımı hatırlıyorum. Bu sorgulamanın bir sonucu olarak bende kalan bilgileri paylaşmak da benim için bir ödev niteliğinde. Kitap aslında uzun zamandır aklımdaydı. Çocukluğumu ve ailemi anlatarak başladığım ve tüm mesleki yaşamımı kapsayan bir kitap yapmak istiyordum fakat böyle kapsamlı bir kitabı yazmanın çok zaman alacağını ve belki de hiç bitiremeyeceğimi düşündüğüm için bu projeyi üçe böldüm. Önce foto muhabirliğimi anlattığım ilk bölümü kaleme aldım. Burada Sipa Press’e başlama hikayemden ilk yurt dışı deneyimime, ardından Lübnan’la başlayan ve tüm dünyaya yayılan savaş fotoğrafçılığımdan bahsettim. Bu yıllarda karşılaştığım insanlar, başıma gelenler, arkadaşlıklarım, 80’li yıllar Türkiye’si ve kariyerimdeki kilit anlardan bahsettim. Bundan sonra kafamda iki kitap projesi daha var. Umarım yapabilirim.

Kitabın ön sözünde çocukluğunda bir adağın hayat yolunu çizmiş olabileceğini dile getiriyorsun. Yaşam ve ölüm gerçekliğinde kendini ölüme en yakın hissettiğin anları öğrenmek istesem.

Yaşamla ölüm birbirinden çok farklı değil, aynı çizginin iki yanı gibi adeta ve ben bu çizgide çok uzun yıllar yürüdüm. Yaşam, bana göre yapmam gerekenler için bana verilmiş bir fırsat. Bedensel kısıtlamalarıma rağmen kafamda yapabileceklerimin sınırı yoktu; tıpkı annemin bana ilk okuduğu kitaplardaki kahramanların sınırları zorlamaları gibi ben de zorladım sınırlarımı. Bu da bana odak noktası Siirt olan bir iklimden dünyanın farklı coğrafyalarına erişebileceğimi, o dokularda yaşayan canlılarla ilişki kurabileceğimi gösterdi. Bu süreçte de hayaller kurdum, yaşama en yakın hissettiğim anlar işte bu hayallerde saklıydı. Çocukken cerrah olan dayım Vehipn Arıkan’a imrenirdim. Anneannemlerin evini adeta kliniğe çevirmişti, ona ulaşamayanlara onkatırla ulaşmaya çalışırdı. Nice sonra savaşlarda sınır tanımayan diğer doktorlarla tanışacaktım.

İstanbul’a eğitim için gönderilen kuzenim Fahri Aral’ın, 68’de batıdan Türkiye’ye esen demokrasi rüzgarı içinde sınıf mücadelesinde ön saflarda yer alması ve bu uğurda hapislerde yatması, onu bulmak, ona ulaşmak için emniyet müdürlüklerinden sıkıyönetim komutanlıklarına yapmış olduğum başvurular canımı sıkmış olsa da ileride bana demokratik mücadelenin evrenselliğini gösterecekti. Bu ortam huzurla huzursuzluğun, barışla savaşın, varlıkla yokluğun hatta ölümle yaşamın ne kadar yakın olduğunu erken yaşlarda bana öğretti. Bu nedenle ölüme yakın hissettiğim anlar demeyelim de yaşam ile ölümün sürekli bilincinde olmak diyelim, ben bu yolda yürümeyi tercih ettim.

Kabile reisinden halk direnişçilerine, devlet adamlarından askeri ve ruhani liderlere meslek hayatında yolun pek çok liderle kesişti. Seni en çok etkileyen kişi kimdi? Coşkun Aral’a göre bir lideri lider yapan en önemli özellik nedir?

Öncelikle liderlerin de insan olduğunu; algılarının, ilgilerinin salgılarına endeksli olabileceğini, insanın yaşam süresi boyunca geçirdiği evrelerdeki davranışlarının da farklılaşabileceğini ve insanın yapabileceği “her şeyi” yapabileceklerini bilmemiz lazım. Bu nedenle kendilerinden öte eylemlerini sorguladığım liderler var. Eylemlerin de dönemsel olduğunu, değişebileceğini, liderlik yaptıkları toplumun talepleri doğrultusunda yön değiştirebileceğini biliyoruz. Bir dönem toplumu için ölümü göze alan, hapis yatan, sürülen, vurulan çoğu liderin özgürlüğü ardından güç zehirlenmesi ile değiştiğine tanık oldum. Özellikle denetim mekanizmasının yokluğu bunu daha da görünür kıldı. Çok farklı ülkelerde bunu gördüm. Benim yanlarında olduğum süre içinde tanık olmuş olduğum eylemleriyle Yaser Arafat, Ahmet Şah Mesut, Haşim Selamet gibi isimler bir dönem beni çok etkilediler.

Göze aldığın tehlikelere bağlı psikolojik ve fiziksel yorgunluklarını düşünürsek iyi ki bu işi yapıyorum demeni sağlayan iç motivasyonunu neye borçlusun?

Her zaman bu işi yapmaktan memnuniyet duydum. Küçükken dayıma özendiğim için doktor da olmak isterdim, sonra okuduğum Tenten ve Mister No çizgi romanları, Jules Vernes’nin hikayeleri sınırların ne kadar geniş olduğunu bana gösterdi. Bu tohum çocuklukta insanın içine yerleşince sanırım tüm hayatı boyunca onu yeşertmeye çalışıyor. Belki benim de böyle olmuştur.

Coğrafyamıza has kültürler ve tasarlandığı dönem düşünüldüğünde haberci logosu oldukça sıradışı bir logo. Hikayesini pekçok kez meraklılarıyla paylaştın. İkonikleşen görsele ilişkin komik, şaşırtıcı anıların var mı?

Logo, Kanadalı bir yayıncı olan Robert Y. Pelton ile İstanbul’daki evimde tasarladığımız bir çalışmaydı. İskeletin kuru kafası dünyanın hemen her yerinde bir korku sembolü. İnsanların kaçtığı bölgelerin, korkulan yerlerin simgesi. Ölümün, açlığın, yokluğun bir simgesi. Güneş gözlükleri de umursamazlığın bir işareti diyeyim. Sadece ben korsan gibi açık denizlerde, yokluğun içinde bir sembol istedim, arkadaşım da beyzbol şapkasını tercih etti. Onun yapmış olduğu çalışma, ikimizin ortak kitabı The World’s Most Dangerous Places kitabının logosu oldu.

Ben de Türkiye’de Haberci programının logosu olarak kullandım. Logo farklı zamanlarda, farklı yerlerde hatta dövme olarak bile karşıma çıktı. Teknelerin güvertelerinden, minibüslerin arkasından, paraşütlerin kubbelerine kadar logoyu görmüşümdür.

Kurumsal bir toplantıda sana tanık olduğun savaşlardan en acımasız olanının hangisi olduğu sorulmuştu. Vahşetin farklı boyutlarını görmüş olmana rağmen Lübnan iç savaşını psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla ayrı bir yere koymuştun. O dönemden bu yana maalesef dünyada gözyaşları devam ediyor. Mesleğini yerine getirirken yaşadığın en üzücü ve korkutucu anları merak edenler olacaktır?

Betülcüm, bu sorunun cevabını vermek için İmkansız Coğrafyalar’ı yazdım.

Çatışmaların, felaketlerin, yokluk ve hastalıkların ortasında nerede deklanşöre basılır nerede basılmaz? Bu konudaki etik yaklaşımın, ilken nedir?

İnsanoğlunun teşhircilik gibi bir özelliği var. Konu psikolojiyle uğraşanların alanına girse bile bizim gibi şiddetin göz tanıkları bilirler ki, şiddet anını yaşatan kişi kısa bir süre için bile olsa bununla övünür. Deklanşöre bastığımız süre buna göre ayarlanır. Salgılar değiştiğinde şiddet yanlısı soğukkanlılığını kaybeder, tanık bırakmak istemez. İşte biz foto muhabirlerinin doğru yeri, doğru zamanı iyi tahlil etmemiz lazım aksi halde onlarca arkadaşımızın başına geldiği gibi fotoğraf uğruna hayatımızı kaybedebiliriz. Bazen de bizler çatışma ortamlarında, savaş meydanlarında propaganda aracı olarak kullanılmak isteniriz. Bu nedenle çok dikkatli olmak lazım. Örneğin Lübnan Savaşı’ndan sonra Dürzilerin yaptığı katliamın Maruniler tarafından dünya kamuoyuna kötü gösterilmesi için bir kitap projesi sunuldu bölgede tanık olmuş foto muhabirlerine. Hepimiz bir hafta öncesinde Marunilerin Dürzilere yaptığı katliamın da kitapta yer alması halinde bu projeye dahil olabileceğimizi söyledik. Ve proje gerçekleşmedi çünkü tek tarafın yaptıkları yansıtıldığında propaganda oluyor.

Fotoğraf arşivinde senin için yeri diğerlerinden apayrı olan ya da keşke çekmeseydim dediğin fotoğraflar var mı?

Valla bu soruya ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Fotoğrafımın Time dergisine kapak olduğunu öğrendiğim an, o fotoğraf diğerlerinden farklı konumlandı kafamda ama aslında öyle bir ayrım yok bence. Ben fotoğrafı belge olarak çekiyorum, tarihe not düşmek için çekiyorum. Ben foto muhabiriyim, dolayısıyla hepsinin bir anlamı var. Keşke çekmeseydim dediğim fotoğraf da yok ama başıma çok iş açan fotoğraflarım oldu mu, oldu. O zamanlar bile keşke çekmeseydim demedim.

Okurlarınla yerel ve küresel bir belleği paylaşıyorsun. İmkansız Coğrafyaları siyasal, sosyal ve kültürel yönleriyle fotoğrafladın. Peki aralarında doğal güzellikler bakımından seni en çok etkileyen ülke/bölge neresi oldu?

Ben en çok Uzakdoğu’yu seviyorum. Gerek kültürlerinin derinliği gerek iklimin yumuşaklığı gerek gastronomisi her anlamda beni mutlu eden bir bölge. Tabii burası da çatışmalardan muaf değil. Çok sıcakkanlı, sevecen olarak tanımlanan bu toplumların arasında da çok kanlı savaşlar oldu. O yüzden barışın, huzurun olduğu, doğanın insanoğlu tarafından az tahrip edildiği coğrafyaları çok seviyorum.

Kitabında Ara Güler ve Cartier Bresson’u örnek göstererek ‘doğru yerde doğru zamanda olmak kadar iyi fotoğrafı görebilmek’ de önemli diyorsun. Bunu başardığını düşündüğün, dikkatini çeken genç muhabirler var mı?

Şu anda genç kuşak foto muhabirliği mesleğini geniş bir katılımla evrensel bir dille yerine getiriyor. Hepsi benim için çok değerli, çalışmalarını olağanüstü buluyorum. Dünyaca ünlü dergilerde, gazetelerde ya da düzenlenen sergilerde onların fotoğraflarını gördüğümde hem kıskanıyorum hem de yürekten kutluyorum.

Geçtiğimiz yıllarda ‘Yeryüzü Anneleri’, ‘Dünyanın Çocuk Yüzü’  gibi başlıklarla fotoğraf sergileri düzenlemiştik. Objektifine yansıyan insanların yüzleri, bakışları ve duruşları parçası oldukları coğrafyaların izlerini taşıyordu. Sana göre dünyanın en şanssız çocukları ve en şanssız kadınları hangi coğrafyada yaşıyor?

Savaşların, yokluğun, çatışmaların, iklimsel felaketlerin olduğu coğrafyalarda yaşamak kadın olsun, çocuk olsun, bakıma muhtaç yaşlı olsun ve kendilerini ifade edemeyen canlılar olsun herkes için zor. Gelişmiş diye tanımladığımız dünyada da doğal felaketler olduğunda dönemsel olarak zorluklar yaşanıyor ama akılla, bilimle bunlar aşılıyor. Bugün Gazze’yi düşünürsek ya da Sudan’ı, Yemen’i düşünürsek, Afganistan’ı düşünürsek sanırım dünyanın en şanssız çocukları ve kadınları oralarda diyebiliriz.

Yapay zeka çağında haber ve fotoğrafın akıbetini nasıl görüyorsun?

Savaşlarda, kaotik ortamlarda manipülasyon dediğimiz olay hep var. Hatta bir ara sergi açmayı düşünmüştüm bu konuda. İnsanları kışkırtmak için paylaşılan yalan enformasyonlar… Biz bunları Kahramanmaraş, Malatya, Sivas ve Çorum’da yaşadık. Olayları sorgulayalım. Teknolojimizi evrensel standarda ulaştıralım.  Bunun için eğitimde güçlü olalım. Üniversitenin üniversite, lisenin lise, ilkokulun ilkokul olduğu, evlerde demokrasinin cinsiyet farkı gözetmeksizin yaşatıldığı ortamlarda sorgulama kültürü gelişir. Olanı değil arzu edileni haber yapanlar yine olacaktır. Farkında olalım. Hukuk sistemi de buna uygun olarak gelişmeli ve caydırıcı cezalar verilmeli. Bu cezalar kayırmacı olmamalı, zaman aşımına uğramamalı. Yapay zekanın gelişmesi faydamıza olabileceği gibi büyük zararlara da sebebiyet verebilir. Geçmişteki asparagas haberler nasıl korkunç sonuçlar doğurduysa, yapay zekada da tehlike var ve bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu hukuk. Tabii yeni sularda yüzüyoruz, ben yapay zekanın kontrolsüzce ve ahlak dışı kullanımının hukuki çerçeveyle engellenebileceğini düşünüyorum.

Dünya Barışı mümkün mü yoksa imkânsız bir hayal mi?

İmkansız bir hayal ancak enseyi karartmamak da lazım. Bunun için de mücadele etmek lazım.

Mesleğinde 50. yılı geride bıraktın. Dünyayı durmamacasına kayıt altına alıyorsun.  Eminim ki hedeflediğin yeni seyahatler ve projeler vardır.'

Artık fiziksel olarak eski gücümde değilim, bu nedenle eskisi gibi “imkansız coğrafyalar”a gidemiyorum. Yine de seyahat hayatımdan hiç eksik olmuyor. Türkiye içinde sürekli dolaşıyorum, Küba’dan yeni geldim, önümüzdeki ay yine gideceğim. Baharda da Lübnan var planlarım arasında.

Belleğimize kattığın her görüntü için teşekkür ederim. Kitabın son sözünde okurlara işaret ettiğin gibi 90’lı yılların sonunda canlı yayın olanaklarının artmasıyla yeniden şekillenen medyanın rüzgarıyla yepyeni kapılar araladığın televizyonculuk anılarını ve dijital çağa taşıdığın belgeselciliğine dair hatıratını da okumayı heyecanla bekliyoruz.




v 2.0.0.0