Brezilya dizisi gibi gündemlerimiz var
TRT, 1985 yılında ilk kez bir Brezilya dizisi yayımladı. Köle Isaura adlı bu yapım, yalnızca uzun soluklu bir televizyon serüveni olmakla kalmadı; etkisi 2000’li yılların başına kadar sürecek Latin dizileri furyasının da önünü açtı. Bu moda o kadar yaygınlaştı ve kalıcı izler bıraktı ki, “Brezilya dizisi gibi” ifadesi zamanla Türkçeye yerleşti.
Bu dizilerin ortak bir özelliği vardı: Hikâye asla bitmez, yan karakter ölür, sonra geri dönerdi. Aynı çatışma defalarca sahnelenir, her bölüm yeni bir krizle kapanırdı. Seyirci için yaratılan duygu, sonu gelmeyen bir bekleyişti. Aylar, hatta yıllar süren anlatılarda artık merak edilen hikâyenin kendisi değil, ne zaman biteceğiydi.
Bugün ünlü isimlere yönelik uyuşturucu operasyonlarının kamuoyunda yarattığı etki, bu eski televizyon deneyimiyle şaşırtıcı ölçüde benzeşiyor.
Son aylarda peş peşe servis edilen operasyon haberleri, adli bir süreçten çok bir dizi dramaturjisi içinde sunuluyor. Gözaltılar “son dakika” anonslarıyla duyuruluyor, isimler parça parça açıklanıyor, her yeni bilgi yeni bir “bölüm” hissi yaratıyor. Ancak tıpkı Brezilya dizilerinde olduğu gibi esas sorular yanıtsız kalıyor:
Bu sürecin kapsamı ne?
Hukuki sonucu ne olacak?
Gerçek bir hesaplaşma mı yaşanıyor?
Bu noktada kamuoyunun konumu da benzer. Seyirci, artık adaletin işleyişini değil, bir sonraki sahneyi bekler hâle geliyor. Kim çağrılacak, kim serbest kalacak, hangi ünlü listeye eklenecek? Sürecin kendisi, içeriğinin önüne geçiyor. Brezilya dizilerinde dramatik gerilim sürekli diri tutulur ama final hep ertelenir. Bu operasyonlarda da gürültü yüksek, netlik düşük kalıyor.
Bu benzerlik tesadüf değil. Her iki durumda da izleyiciye bir seyir vaadi sunuluyor; çözüm değil, süreklilik esas alınıyor. Uyuşturucuyla mücadele, adaletin tesisi, sistematik suç ağlarının ortaya çıkarılması geri plana itilirken; öne çıkan şey medyatik yüzler ve geçici sansasyon oluyor.
Ortaya çıkan tablo tanıdık: Bitmek bilmeyen bir hikâye, sürekli yükselen bir merak ve giderek aşınan bir ciddiyet. Brezilya dizilerinin yıllar önce yarattığı o “uzadıkça boşalan” duygu, bugün başka bir içerikle ama benzer bir biçimde yeniden üretiliyor. Seyir var, final yok.
Ülke derin bir karanlığa sürüklenirken televizyon ekranlarını işgal eden başlıklara bakıldığında, bu yöntemin tesadüfen tercih edilmediğini görmek zor değil.
Son bir haftadır televizyonlarda “son dakika” anonslarıyla operasyonları takip ederken, memlekette olup bitenlere kısaca bakmakta fayda var.
Ekonomi: Asgari ücret açıklandı. Yüzde 27’lik zamla 28 bin 75 lira oldu. Daha açıklandığı gün açlık sınırının altında kalarak Cumhuriyet tarihine geçti. Yaklaşık 12 milyon emeklinin maaşı asgari ücretin bile çok altında kaldı. Dul ve yetim aylıkları 20 bin liraya dahi yaklaşamıyor.
Metal işçilerinin grevi ve MESS görüşmeleri ise bu gürültü arasında görünmez kılındı.
Çocuklar ve kadınlar: MESEM kapsamında çocuklar 10 bin liranın altında ücretlerle çalıştırılmaya devam ediliyor. Bu uygulamayı protesto ettikleri gerekçesiyle 16 genç, cezaevinde üçüncü haftasını doldurdu. Oyun ve okul çağındaki çocuklar iş cinayetlerinin kurbanı olmaya devam ediyor.
Kadın cinayetleri televizyonlarda neredeyse haber bile olamıyor. Sadece kasım ayında 32 kadın öldürüldü.
Medya ve demokrasi: Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birine yönelik operasyonlar sürüyor. Süreç daha çok magazin dünyasını ilgilendiren bir biçimde ilerletiliyor. Bir başka haber kanalı Ekol TV ise sessiz sedasız kapandığını duyurdu.
Dış politika ve güvenlik: Ülkenin çeşitli bölgelerine İHA’lar düştü. Hava sahasına nasıl girdikleri ve ne olduğuna dair bir açıklama yapılmadı. Karadeniz’de Türk tankerleri vuruldu, vurulmaya devam ediyor. Libya Genelkurmay Başkanının uçağı Ankara’da düştü; aynı saatlerde Meclis’te Libya tezkeresi kabul edildi.
Liste uzayıp gidiyor. Ancak bu başlıkların neredeyse hiçbiri, HaberTürk operasyonunda tutuklanan televizyon sunucusu Ela Rümeysa’nın ifadeleri kadar ekranlarda yer bulamıyor.
Magazinleştirilen yüzeyi ayıkladığımızda, yaşananların bir torbacının ifadesinden başlayan sürecin medya üzerinden hesaplaşmadan ibaret olmadığı görülüyor. Ortada son derece tutarlı bir yönetme biçimi var. İktidar, toplumu çözüm üreterek değil; sürekli yeni sahneler kurarak, dikkati bölerek ve asıl sorunları görünmez kılarak yönetiyor.
Ekonomik çöküş, yoksullaşma, emek sömürüsü ve dış politikadaki kırılmalar; yüksek sesli ama içi boş gündemlerle bastırılıyor. Her “son dakika” anonsu, gerçek bir hesaplaşmanın değil, kolektif dikkatin başka bir yöne sürülmesinin aracı hâline geliyor.
Böylece yurttaş, yurttaş olmaktan çıkarılıp seyirciye dönüştürülüyor. Sorgulayan değil izleyen, talep eden değil bekleyen bir konuma itiliyor. Brezilya dizilerinde olduğu gibi final hiç gelmiyor. Çünkü final hesap sormayı gerektirir. Gürültü sürdükçe sessizlik yönetilir, hikâye uzadıkça gerçekler ötelenir.
Oysa adalet bir gösteri değildir; sonuç üretir. Mücadele sansasyonla değil, şeffaflıkla yürütülür. Bugün mesele bir operasyonun sonucu ya da bir ismin akıbeti değildir. Mesele, bitmeyen bu dizinin kimin çıkarına oynandığıdır. Gürültü arttıkça gerçekler örtülüyor, sahne değiştikçe hesap günü öteleniyor. Toplum, yurttaşlıktan çıkarılıp seyirciliğe mahkûm ediliyor.
Finali hiç gelmeyen hikâyeler iktidarların en sevdiği anlatıdır; çünkü final yüzleşmeyi, yüzleşme ise sorumluluğu gerektirir.
Bugün bize izletilen şey bir dizi değil, bilinçli bir yönetme stratejisidir. Gürültüyü yükselterek, dikkati dağıtarak, sahneleri çoğaltarak gerçek soruların sorulması engellenmektedir.
Bu hikâye uzadıkça kaybedenler değişmez:
Yoksullar, emekçiler, kadınlar ve çocuklar.
Kazanan ise her bölümde biraz daha güç devşirenlerdir.
Artık soru şudur:
Daha kaç bölüm seyirci kalacağız?
Yoksa bu dizinin finalini, yani hesap sormayı, şeffaflığı ve adaleti talep edecek miyiz?
Çünkü bu ülkede asıl ihtiyaç yeni bir sahne değil, perdenin kapanmasıdır.