4 dk. 12 sn. Cumhuriyet

İki yaldızlı ‘pek kötü'

Her şeyi tek tek yaşayamayız. Başkalarının deneyimleri de yaşama ilişkin geniş referanslardır. Bir başka ülkenin devlet başkanının isteğiyle Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun eşiyle birlikte yatak odasından kaçırılmasından çıkarılacak üç ders var:

Kendi kaynaklarını kullanmana egemenler izin vermez. Küreselciler milli/ulusal bakışı sevmez. Eğer birileri iktidarını uzun uzun sürdürüyorsa onlarla iyi geçindiği, kaynaklarını onlara istedikleri gibi verdiği içindir.

ABD’nin sembol ülke olarak temsil ettiği sömürgeci yapıya kafa tutuyorsunuz diye rejim baskısını ve otoriterliğinizi artırmayı, muhalefeti ezmeyi, düşüncesinden ötürü insanları yargılamayı, basını susturmayı kendinize hak görmeyeceksiniz. İşte bu dış güçler sonra bunları bahane eder, içeri girer. Unutmadan… Bir de uyuşturucudan uzak duracaksınız!

En önemlisi de Mustafa Kemal Atatürk’ün attığı temeller üzerinde yükselen ilkeler ve değerlere her bakımdan tam dönüş acilen yapılmalıdır. Böylece varlığı sonsuzluğa erecek olan Türkiye Cumhuriyeti, sarsılsa da asla yıkılamaz.

ABD, kapitalist dünyanın baş aktörü olarak II. Dünya Savaşı sonrası küresel ekonomiyle birlikte küresel siyaseti de yönetiyor. Marx’ın da vurguladığı gibi ekonomi zaten siyaseti biçimlendiriyor. Siyasi yapı, ekonomik serbestlik ve kazanç getirmezse Bay kapitalistin, Mr. globalin hoşuna gitmez. Venezüella petrol ihracatında kendi kurallarını belirlemek istediğinde ABD ile ilişkileri iyiden iyiye gerildi. Sonuç: Yankee yine evinden başka bir yerde, bu defa Venezüella’da.

1973 petrol krizinden petrol zengini bir ülke olarak gelirini neredeyse üç kat arttırarak çıkan Venezüella, “Suudi Venezüellası” gibi ironik bir yakıştırmayla anılır olmuştu. Üç yıl sonra, önceden faaliyet gösteren yabancı petrol şirketlerinin varlıkları üzerine ülkenin ilk ve tek milli petrol şirketi de böylece kuruldu: Venezüella Petrolleri AŞ (PDVSA)

1998’de Hugo Chavez ile yeni bir başlangıç yapan Venezüella, OPEC’in yıllık üretim miktarlarına uydu, kuralları belirleyen petrol ülkelerinden biri olarak dünya petrol fiyatlarında rolü oldu.

Chavez petrolü millileştirirken onu bir takas aracına dönüştürmüştü. Petrol karşılığında, genel gereksinim ürünleri bir yana Çin ve Rusya’dan silah ve kredi temin ediyordu. Amerika kıtasında büyüyen bu petrol gücünün, önce Rusya ve ardından Çin’e kadar uzanan bağlantıları bile kuzey komşusu ABD’yi rahatsız etmeye yeterdi. Kaldı ki Venezüella ve Rusya arasında enerjiden nükleer santrala birçok konuda stratejik işbirliği anlaşmaları yapıldı. Çin ile ilişkisi de tamamen petrol ve finans ikilisi üzerine yerleşmişti.

Öte yandan Chavez, küresel oyunu da bozuyordu. “Mutlaka Latin birliği!”, diyor; “Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif” adıyla ekonomik bir ittifak kuruyor, yetmiyor; Arjantin ve Bolivya gibi kriz durumundaki ülkelerin IMF’ye uzattıkları boyunlarını, onların borcunu ödemelerine yardım ederek gerilmiş iplerden kurtarıyordu. Bunların da hepsini petrolden elde ettikleriyle yapıyordu. Yani, petrol yalnızca petrol değildi. Ama konu aynıydı: Sömürü. Petrol, sağladığı kaynakla, emperyalizm altında ezilen ülkelerin bağımsızlıklarının kefaletini ödeyen, yurttaşların geleceklerine takılan prangaları açarak onları özgürleştirme yolunda gerekli gücü sağlayan bir araçtı artık.

Peki, ABD ne istiyor? ABD, Venezüella’dan petrolünü istiyor. Petrolün kamulaştırılmasına karşı çıkıyor. Venezüella’yı, ABD’nin kukla yönetimi yönetsin, istiyor. Venezüella’nın petrolünün tek hâkim alıcısı olmak istiyor, Venezüella’yı Rusya ve Çin ile işbirliğinden ayırmak istiyor. Yani çok şey istiyor.

1960’ta OPEC’i kuran beş ülkeden biri olan Venezüella’da petrolün asıl müjdesi 1922’de verildi. Normalde bu keşif, bir ülke için harikulade bir haberdir. Ancak ABD’nin kıta komşusu olunca, bu bir armağandan çok kâbusa dönüştü.

ABD ile arasındaki gerginlik, özellikle Trump döneminde belirginleşti. Ülkenin petrol gemilerine yönelen ABD saldırılarıyla ilişkiler iyice sertleşti. Doğanın en zengin petrol yataklarına sahip Venezüella’da halk, civar ülkelere göç etmesini zorunlu kılan berbat bir yoksulluk içine düştü. Çoğunlukla ilk 10’da olduğu enerji üretiminde dünyada 31. sıraya kadar geriledi. Bunda, OPEC işbirliğinde kendi petrolünü kendisi değerlemek ve değerlendirmek istemesine karşılık, ABD’nin sürekli yaptırımlarının, yani cezalandırmasının büyük etkisi var. 2017’den beri ABD ekonomik ve sektörel yaptırımlarla ülkedeki üretim hacmini ve nefes borusunu daraltırken, diğer yandan sürekli bir askeri cephe uyarısında bulunuyordu.

Petrol üretim maliyetlerini ve gelirlerini “bağımsızca” yönetmek isteyen Venezuela’nın bu politikasına, bir zamanlar ülkenin yüzde 80 petrolünü satın alan ABD’nin tepki vermemesi olanaksızdı.

Hugo Chavez’in ulusal politikalarıyla ABD’nin nüfuzunu kırma gayreti, Venezuela’da yabancı petrol şirketlerinin devletleştirilmesi, mallarına el konması kapitalizme karşı bir başkaldırıydı. Tıpkı; Süveyş’i millileştiren General Abdulnasır’ın, İngiliz ve Fransız sömürge şirketlerini ülkeden göndermesinin yarattığına benzer bir heyecan dalgası belirmişti. ABD, bir emperyalist güç olarak otoritesine karşı koyan iktidarları sevmez, bu eylemleri de yanıtsız bırakamazdı. Öyle de oldu.

Maduro, kendi geleceğini korumak için rejimini sertleştiren liderlerden yalnızca biri. Dünyayı yönetmek isteyen ABD’nin, başka ülkelerin kaynaklarına hâkim olma stratejisine karşı koyan ve takdir edilen Chavez’in kötü bir kopyası. Chavez, refahını sağladığı halkı tarafından çok seviliyordu. Maduro ise açlıkla mücadele eden insanlarla arasında, baskıyla “zorunlu bir bağlılık” yaratmaya çalıştı.

Diplomasız ve liyakatsiz Maduro; kısa zamanda otoriter bir tirana dönüştü. Seçime girerken muhalefet liderleri hapisteydi. Geniş ölçüde boykot edilen seçimde, olası tüm rakiplerini etkisiz hale getirdi. Öyle ki seçimlere uluslararası gözlemci dahi alınmadı. Gıda kartı dağıtması, en büyük seçim kozuydu. Halkı fakirlikten kırılırken milyonlarca yurttaşı göç ederken baskıyı arttırdı. İnsan hakları ihlalleri, antidemokratik uygulamalar, hukuksuzluk, adaletsizlik...

Maduro da Chavez gibi ulusal bir ekonomi programını savunuyordu. Ancak onu iktidara getiren şaibeli seçimler, giderek otoriterleşen Maduro’nun eğitimsizliği, liyakatsizliği, yönetimdeki yeteneksizliği, savunduğu halktan kopan kişiliği niyetini hep sorgulattı.

Müthiş bir petrol zenginliğine sahip ülkede, günlük elektriğin bile kesintiyle verilmesi; çok acımasız, ezici bir küresel politikanın ve yanında antidemokratik yönetimin sonucuydu. Her çocuğun borçlu doğduğu ülkede “refah”, yalnızca sözlükte bir sözcüktü.

Ancak ABD’nin “müdahale zeminini ve gerekçesini” yani “bahanesini” yaratan, iddia edildiği gibi despot rejim, uyuşturucuyla mücadele, yoksulluk, derin mutsuzluk değil!

Trump, Amerikan petrol şirketlerinin el konulan altyapılarına yeniden sahip olacağını bastıra bastıra söyledi. Venezüella ordusu eğer herhangi bir ABD karşıtı eylem gerçekleştirmeye kalkışırsa Maduro’nun başına gelenin aynısını onların yaşayacağını söyledi. İnanılmaz bir cüret! Trump, “Make America great again!” derken doğru söylemiş. Ama unuttuğu çok önemli bir şey var: Çin karşısında kan kaybeden ABD ekonomisine dışarıdan kaynak yaratarak dönemlik ekonomik iyileştirme sağlasa da yıllar içinde, ulusların demokratik seçimlerini hiçe sayan bu saldırganlıkla “Amerikalılık” çok değer kaybedecek. Tıpkı 60’lardan sonra yaşandığı gibi… Kahrolsun emperyalizm!

“Dostum Trump”, “Kardeşim Maduro” deniyordu… Sahi; kardeş, dosttan daha yakın değil miydi?




v 2.0.0.0