Sosyalist cumhuriyetçi – devrimci ittifakı!
Böyle bir “Birleşik Muhalefet Cephesi” ya da ittifakın olası güçlerinin kimler olabileceğini belirterek, sosyalist hareketin rolüne ve ideolojik çekincelerine işaret etmiştim. Bu nedenle okuduğunuz bu yazıyı, geçen hafta yayımlanan metnin bir devamı ve tamamlayıcı ya da pekiştirici çalışması olarak değerlendirmenizi isterim. Bu nedenle yer yer tekrarlar olacaktır, ama gereklidir.
Yakın ve vahim tehdit İslamcı-faşist bir diktatörlük kurma girişimidir. Merkezin de sosyalistlerin de olacağı, bir cumhuriyetçi devrimci ittifakının tarihin önümüze koyduğu bütün sorunları çözemeyeceği ve fakat bir totaliter rejim kurulmasını önleyeceği açıktır. Başka yol yoktur.
Tarihsel ve siyasal ömrünü dolduran AKP iktidarı çok yönlü bir sıkışma yaşıyor. Cumhuriyet’i büyük ölçüde yıkan İslamcı iktidar, buna karşın kendi rejimini kuramamanın yarattığı bu sıkışmayı aşamıyor. Çünkü, siyasal ideolojik ve toplumsal rezervlerini de tüketmiş görünüyor. İslamcı hareket, 23 yıllık iktidarının her etabında karşı devrimci programını hayata geçirmeye çalışsa da rejimi bütünüyle değiştirmeye gücü yetmedi. Hedefledikleri rejimin sınıfsal dayanaklarını oluşturmak için hem devlet mimarisinin kuruluş genetiğini hem de toplumsal dokuyu dönüştürecek birikim ve donanımdan uzak oldukları ortaya çıktı. Bu nedenle yeni bir süre istiyorlar.
Çok zaman kaybettiler. Uzun iktidar süresini, yeni rejimin dayanağını oluşturacak zenginler sınıfını yaratmak için ülke kaynaklarını yağmalamaya çalışmakla harcadılar. Bir yolsuzluk ekonomisi ve düzeni kurdular. İslamcı-muhafazakâr bir oligarşi oluştu. Pervasız, rövanşist, yağmacı, rüküş, gerici ve demokrasi düşmanı bir oligarşi. Tehlikeli ve saldırgan bir azınlık rejimi...
Kasaba yobazlığından beslenen "sıra bizde" yırtıcılığı ve açgözlülüğü adeta bütün süreci belirledi. Siyasal İslamcılık bir sermaye biriktirme modeli haline geldi. Mağduriyetten devşirilen "kutsal mazlumluk" edebiyatı çöktü ve adeta "kutsal zalimlik" diyebileceğimiz bir baskıcı saldırganlığa dönüştü.
Ancak İslamcı iktidar, devletin bütün olanaklarını (kültürel aygıtlarını) harekete geçirse, para ve baskı aygıt mekanizmalarını kullansa da ideolojik-kültürel bir hegemonya kuramadı. Bu sonuç, tıpkı bir şeri-faşist rejimin kurulmasının önlenmesi gibi, devrimci aydınların, liberalizmin etkisini kıran sosyalist güçlerin ve toplumsal direnişin bir başarısıdır. Cumhuriyetçi toplum kesimlerinin soylu bir direnişidir.
İşte tam da bu nedenle AKP iktidarı ve Cumhur İttifakı, rejim değişikliğini tamamlamak için yeni bir süreye ihtiyaç duyuyor. Bu amaçla bir, hatta iki dönem daha mutlak iktidar istiyorlar. Geri dönüş eşiğini aşarak hibrit bir şeri düzenin tarihsel güvencesini oluşturmayı hedefliyorlar. Bu nedenle son derece saldırgan ve kıyıcı davranmaktan kaçınmıyorlar. Bunu bir "ölüm-kalım" ikilemine dönüştürdükleri anlaşılıyor. Pervasızlıkları da hukuk tanımazlıkları da buradan geliyor. Bu saldırı ve pervasızlığı önlemenin tek yolu, karşısına etkili, tarihin doğru tarafında duran, ahlaki ve ideolojik üstünlüğe sahip siyasal ve demokratik bir güçle çıkmaktır.
Siyasal İslamcılık gücün dilinden anlar, tarihsel ve bölgesel pratik bunu gösteriyor. Unutulmasın.
Sıkışan AKP iktidarı, aynı zamanda tam anlamıyla siyasal, ekonomik ve ideolojik bir iflas yaşıyor. Toparlaması zor görünüyor. Karşısında, artık kendisiyle sağcılık ya da muhafazakârlık yarışına giren, bu nedenle sürekli kaybeden bir muhalefet de bulunmuyor. Yeni liderliğiyle CHP, iktidarı silkeliyor. Sol toparlanmış durumda, cumhuriyetçi kitleler alanlara akıyor. Öyle "yorgunluk" alameti filan da yok.
Ömrünü dolduran AKP iktidarının (ve MHP’nin) toplumsal tabanı çözülüyor. Her iki parti kendi geleneksel tabanlarına doğru daralıyor. İslamcı hareketin merkez sağ seçmen havzasında kurduğu hegemonya çöküyor. Geleneksel Orta Anadolu muhafazakârlığının katı surları yıkılıyor. Bu illerdeki CHP mitingleri, bu değişimi açıkça ortaya koyuyor.
MHP’nin bu dönemde izlediği siyasetin üzerinde ayrıca durulması gerektiğini belirtmek isterim. Analiz edeceğiz.
Ekonomik krizin derinleşmesi, ülke kaynaklarının tükenmesi, sefaletin ve yoksulluğun artık yıkıcı bir nitelik kazanması, Erdoğan-AKP iktidarını ülkeyi adeta yönetemez duruma getiriyor. Bu tablo, iktidarı isteyen, bunun için bir erken seçim için zorlayan muhalefetin varlığıyla birleşince kriz derinleşiyor.
Bu yönetememe krizini aşmak, siyasal ve tarihsel tükenişi geciktirmek için AKP ve MHP iktidarı iki hamle yaptı. Birincisi; Kürt siyasal hareketini demokratik muhalefet blokundan kopararak yanına çekmekti. İttifak ve iktidar blokuna alamasa da en azından tarafsızlaştırmaktı. Tıpkı 12 Eylül 2010 referandumu sırasında yapıldığı gibi, son çözümlemede İslamcı iktidarın hesaplarına hizmet edecek bir tarafsızlık hali diyebiliriz. İkincisi ise; CHP’yi sindirmek, hatta imha ederek siyasal denklemin dışına atmaktır. CHP ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na yönelik bu hoyrat saldırının anlamı budur. İktidarın korkusu büyüktür.
Rejim büyük bir korku içinde. AKP ve MHP ayaklarının altındaki iktidar halısının kaydığını ve bunu durduramadığını görünce panikliyor. Bu panik daha çok AKP saflarında ve yönetiminde yaşanıyor.
Ancak, bu panik, iktidarı daha saldırgan ve o ölçüde de daha tehlikeli hale getiriyor. Sıkışmışlık ve tarihin trenini kaçırma korkusunun iktidar şiddetini büyüttüğü, toplumun her kesiminin tehdit edildiği bir dönem yaşanıyor. İktidar, İslamcı-muhafazakâr oligarşi ve dar klik çevre dışında toplumun her kesimi ile kavga ediyor. Buna, varlığını Cumhuriyet’e borçlu büyük burjuvazinin bir kesimi de (TÜSİAD) dahil, cami cemaati de...
AKP iktidarı durduğu ve geri adım atarsa kaybedeceğini görüyor. O nedenle sonuna kadar gitmek isteyecektir. Bu siyaset ve tarih yasası, muhalefet için de geçerlidir. Belki de bu tarihsel dönemeçte muhalefet için daha fazla geçerlidir. AKP iktidarı, toplumsal tabanı çözüldükçe ve tarihsel meşruiyetini yitirdikçe devletin şiddet aygıtlarına daha çok sarılıyor. Ülkeyi, ekonomik krizin etkilerinin azalacağını düşündüğü 2027 yılının sonuna kadar götürmeyi, bu sürede de seçim yaptırmamayı deniyor. Zor kullanarak sonuç alacağını sanıyor ya da buna inanıyor.
Ancak, hesap edemedikleri iki olgu var. Birincisi; bu toprakların 200 yıla varan aydınlanma ve modernite birikimidir. Bu birikimin yarattığı ilerici ve devrimci gelenektir. Solun kültürel hegemonyasıdır. Solun ve Cumhuriyetin hegemonyası demek daha doğrudur. İkincisi; mücadele etmekte kararlı ve iktidarı isteyen bir muhalefet hareketinin ortaya çıkmasıdır. Ana akım sol/sosyalist hareketin durumu kavrayan bir seviyeden mücadeleyi ortaklaştırma tavrının da önemli olduğu görülmelidir. Sosyalistler, "birbirini yesinler" saçmalığını aşmalıdır.
Bugün mevcut devlet mimarisi içinde ülkenin şeriatçı-faşist bir rejime sürüklenmesini önleyecek kurumsal bir düzenek ne yazık ki yok. Sadece cumhuriyetçi bir kültürel atmosfer, büyük ve örgütsüz toplum kesimleri var. Seküler yaşam havzalarında kendiliğinden gelişen toplumsal direniş girişimlerinin gecikmeli de olsa örgütsel bir nitelik kazanmaya başlamasının çok değerli bir gelişme olduğunu belirtmeliyim. Kürt muhalefetinin çözüm süreci denilen siyasal girişimin çekim alanına girmesi de durumun değerini azaltmıyor.
Devlet mimarisi dışında da kalsa, tarihsel olarak cumhuriyet mirasını temsil eden bir CHP var. Totaliter bir rejimin, İslamcı faşist bir diktatörlüğe doğru sürüklenmenin önündeki en büyük engelin CHP olduğu görülüyor. Cumhuriyetten geriye kalan en önemli kurum da bugün CHP’dir.
Bilinmelidir ki; CHP yenilgiye uğratılır ve direnişi ezilirse, Türkiye gericilik ve faşizm tarafından teslim alınır. İktidar CHP’yi aşmadan "kutlu davasını" bütünüyle hedefe ulaştıramayacağını anladı. Bu nedenle toplumun teslim alınmasının önlenmesi, bu dönemin en önemli devrimci görevi olarak öne çıkıyor.
Ancak, demokratik bir muhalefet blokunun başarıya ulaşmasının, içinde yer alacak devrimci güçlere, sosyalistlere bağlı olacağını da unutmamak gerekiyor. Merkez ve merkez sağdaki cumhuriyetçi toplum kesimlerinin böyle bir ittifaka kazanılması ise CHP’nin yapabileceği bir iştir. Sosyalistler ise DEM Partinin iktidar blokunun çekim alanına girmesini önlemek konusunda önemli bir rol oynayabilir. Bir cumhuriyetçi-sosyalist ittifakı, dinci-faşist bir diktatörlük girişimini önleyecek tek yoldur. Alman solunun Nazilerin yükselişi sırasındaki o büyük hatalarından gerekli dersler çıkarılmalıdır. Bu cumhuriyetçi ittifak CHP ile yapılacaktır, bu kaçınılmazdır. Örgütsel muhatap CHP’dir. Bu barajın yıkılmasına izin verilmemelidir. Tarihin kırılma anlarından birindeyiz.
Sonuç olarak hem çamurda oynayıp hem de cicilerim kirlenmesin diyemeyiz.