3 dk. 52 sn. Birgun

Yalancıyım

Yazım kuralı olarak yanlış olsa da başlığı tırnak işareti içerisine alıp “Yalancıyım”ın özgürlüğünü taciz edemezdim; çünkü o, “doğru” ya da ”yanlış” olarak adlandırılan değerleri aşacak kadar özgürdür. Başlığın yanına “ve Kızılay’da bir çeşme” eklememek için de çok zorlandım.

“Yalancıyım” mı yoksa “dürüstüm” mü demeyi mi tercih edersiniz? Bu soru, düşüncenin parçalanamaz parçasının ne olabileceğini düşünürken önüme çıktı.

Bir insan neden “dürüstüm” deme ihtiyacı duyar? Düşünün: güneş çıkıp da “parlıyorum” demez. Çünkü zaten parlamaktadır. O halde, dürüstlük de eğer gerçekten varsa, sözle ilan edilmesine gerek duymayacak kadar açık olmalıdır. Hele ki komünist için dürüstlük, kişisel bir meziyet değil, devrimci konumunun doğal sonucudur. Yani “dürüstüm” demek, fazladan bir cümledir.

Ama iş “yalancıyım” dediğinizde değişir. İşte orada kelime, dilin üzerine düşürdüğü gölgeyle bir paradoksa dönüşür. Bir yandan doğruyu söylersiniz, öte yandan söylediğiniz şey doğruysa yalan söylemiş olursunuz. Bu ikilemin içine düşen düşünce, binlerce yıldır filozofların zihnini meşgul ediyor. Buna karşın sınıf mücadelesinde mevzilenmiş komünistler  için “yalancıyım” ifadesi bazen bir dil oyunu bazen de patlamaya hazır hale getirilmiş bir bombadır.

Temel bir yaşam hakkı olan suyun bir meta aracına dönüştürülüp parayla satılması gibi doğrudan toplumsal hayatı etkileyen, gündelik yaşamı zorlaştıran, sınıfsal çelişkileri derinleştiren konuları göz ardı edip onun yerine “yalancıyım” gibi bir konunun halkın gazetesinde işlenmesi, okurda sadece “somut sorunlardan kaçış” değil, gazeteyi amaç dışı meşgul etme izlenimi de yaratabilir.

Öte yandan, felsefi uğraşın meşruiyeti açısından, paradokslarla uğraşmak doğrudan kaçış anlamına da gelmeyebilir. “Yalancıyım” paradoksu, gerçeğin ve yalanın sınırlarını sorgulayan bir düşünme biçimidir. Bu da dolaylı olarak politik söylemin, ideolojik dilin, hatta suyun metalaştırılmasına dair söylemlerin içindeki çelişkileri açığa çıkarmada işlevli olabilir. Yani paradoks, somut sorunun dolaylı felsefi çerçevesi haline gelebilir.

Suyu kirleten, daha da ötesi zehirleştiren,  “temiz su satıyoruz”un tam kendisidir. Bu reklam altında suyu meta haline dönüştürerek suyun satılması içilemez hale getirmenin yalancıyım paradoksuyla bir bağlantısı kurulabilir mi? Böyle bir soru bile sorunun kendisini yanıtlayacak potansiyeli taşıdığı  düşündürebilir.

Binlerce yıldır “yalancıyım” paradoksunu tartışan filozofların amacı paradoksu çözmek değil; onu yaşatmak olabilir. Çünkü, paradokslar ölürse düşünce de ölebilir. Buna karşın “temiz su satan” düzen yıkılmalıdır ve onu yıkacak olanlar da filozoflar değil, işçi sınıfıdır.

Çeşme, düşüncenin sonsuz kıvrımlarına karşı, doğrudan hayatın talebidir. O halde neden Kızılay meydanında insanların temel bir yaşam hakkı olan içme suyu akıtan bir çeşme yok? Neden su metalaştırılararak bir litre süt ile bir litre suyun ücreti aynı? Neden Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencilerinin su içebileceği bir çeşme yok,  neden öğrenciler bir litre su için 20 TL ödemeye mahkum kalıyorlar? Bu işin şakası yok, Kızılay meydanında çeşmesi olmayan bir düzen Kürt problemini ideolojik bir yalan ve karartma olan “bin yıllık kardeşlik” gibi yaklaşımlarla da çözemez.  Kürt problemi de Türk problemi de sınıfsaldır.

Milattan Önce 6. yüzyılda Kızılay meydanı yoktu ve dolayısıyla o bölge için bir “çeşme”nin varlık  sorunu da yoktu. Ama “Tüm Giritliler Yalancıdır” diyen Giritli Epimenides vardı. Günümüz için  Epimenides’in dediği “yalancıyım”dır.  Eğer ‘yalancıyım’ sözünü doğru kabul edersek, bu söz kendi kendini yalanlamış olur. Ama yanlış kabul edersek, o zaman da doğruyu söylemiş olur. İşte bu yüzden ne doğru ne de yanlış diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkar.

1902’de Bertrand Russell, Frege’ye yazdığı bir mektupta koca bir mantık sisteminin, tek bir çelişkiyle çökebileceğini gösterdi. Frege, “Eserimin temeli ağır bir darbe aldı” diye itiraf etmek zorunda kaldı. Russell’in mektubunda yer alan ve bugün Russell Paradoksu olarak bilinen şey, “Kendi kendini içermeyen toplulukların topluluğu kendini içerirse kendini içermez, kendini içermezse kendini içerir” çıkarımıydı. Bu çıkarım sonrası bu tür şeylerden arındırılmış steril bir matematik sistemi kurulması amaçlanmış ama bunun mümkün olamayacağı da  kanıtlanmıştır. Bu açıdan bugünkü matematik sisteminin kurucu ögesinin “yalancıyım” olduğu söylenebilir.

Teknik ifadeli anlatımlardan rahatsız olmayanlar için bir not: Bana öyle geliyor ki Russell, Epimenides’in “Yalancıyım”ını çok iyi anlamış ve bunu tercüme etmişti: Doğru ya da yanlış olarak adlandırılan değerler alabilen “önerme”lerimin topluluğunu P ile ve sadece yanlış  değer alan önermelerimin topluluğunu Q ile gösterelim. Ayrıca, p, doğru değerini alan önerme ise d(p)=1, yanlış değerini alıyorsa d(p)=0 yazalım. “Yalancıyım”in anlamını, “P=Q” olması olarak tanımlayalım. “Yalancıyım” doğru ise, P=Q önermesini değeri doğru, yani d(“P=Q”)=1 olur. Bu durumda P=Q olduğundan ve  “P=Q” söylediğim bir önerme olduğundan, yani P’ye ait olduğundan Q’ya ait olacak, yani, d(“P=Q”)=0 olacaktır.

Matematik sisteminin  kurucuları arasında bir diyolog canlandıralım: Epimenides: ben sadece dilin kendi kuyruğunu ısırdığını gördüm. Sizlerse bundan kitaplar, aksiyomlar, sistemler çıkarmışsınız. Russell: Epimenides, senin “yalanciyim”ini kullanarak Frege’nin sistemini çökerttim. Anladigim kendi kendine referansdan uzak duracaksin. Hilbert: Hayır, enseyi karatmayın. Bileceğiz, bilmeliyiz. “Yalancıyım” ve onun türevi olan Russel paradoksu ve benzeri viruslere teslim  olamayız. Gödel: Hilbert, sen mükemmel bir sistem arıyorsun. Ama ben, her mükemmel sistemde “bu ispatlanabilir değildir” diye bir önerme yazarım. Bu senin amaçladığın “mükemmel”liğinin ya eksik ya da çelişkili olduğunu kanıtlar. Epimenides: Allah Allah, “yalancıyım” basınıza ne işler açmış! Başka uğraşacak bir şey bulamadınız mı? Russell: Epimenides, dalga geçme. Senin “yalancıyım” bilimin sınırlarını görmemizi sağladı. Teşekkür ederiz. Epimenides: Rica ederim Russell. Hilbert: Sınır mı dediniz? Ben sınır tanımam. Direneceğim. Gödel:  sen bilirsin David abi. Direnişin aradığın mükemmelliğin neresinde yer alacak. Direniş bir kanıt değildir. Marx: Duydum ki Gürsel Tekin’in 300 dairesi varmış… Hakan Fidan da “devlet adamı” gibi duruyor, maaşallah! Neyse, konuyu dağıtmayalım: Kızılay’da bir çeşme kuramadığınız sürece bu uğraşlarınız tümüyle boş!




v 2.0.0.0