3 dk. 6 sn. Birgun

Trump, Avrupa’nın uygarlığına da karşı

Amerika’yı eski ihtişamlı dönemine getirmeyi hedefleyen Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde elbette yeni bir şey yok. Ancak geçen aybaşında yayınlanan belgenin daha mürekkebi kurumadan yaşananlar, bu yönetimin kendi yaşam alanını korumak ve genişletmek için ne kadar kararlı olduğunu gösterdi.

Uluslararası hukuku çiğneyerek gerçekleştirdiği Venezuela baskınını bu ülkenin doğal kaynaklarının asıl sahibinin ABD olduğunu ileri sürerek savunan (Başkan Maduro ve eşine yönelik “narko terörizm” suçlamasıyla birlikte) Trump ve yakınları sıranın Gröndland’da olduğunu, yani bir NATO ülkesinin topraklarının işgal ya da ilhak etmeyi (ya da satın almayı) düşündüklerini tekrarlayarak Atlantik ittifakının kendi hukukunu da önemsemediklerini gösterdiler.

Ukrayna Savaşı’yla ilgili kendi çözüm arayışlarını tehlikeye düşürmemek için Venezuela saldırısını açıkça kınamaktan kaçınan Avrupa Birliği (AB) liderleri (aralarında Macaristan Başbakanı Orban gibi coşkuyla destekleyenler de var tabii ki), Gröndland konusunda Danimarka Krallığı’nı destekleyen ve bu ülkenin “Danimarka’nın bir parçası” olduğunu hatırlatan açıklamalar yaptılar. Ancak da bu konudaki tavrını açıkça dile getirerek ABD’nin lideri olduğu NATO ittifakının açıkça iflasını ilan eden Trump’ı kızdırmamak, her şeye rağmen onu yanlarına almak ve muhtemelen bu iflası geciktirmek için enerjik tepki vermekten kaçınıyorlar.

Paris’te önceki gün 35 ülkenin katılımıyla (ABD, Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner tarafından temsil edildi) gerçekleşen Ukrayna zirvesi de bunun bir göstergesi. Zirvede Ukrayna’da bir ateşkesin sağlanması ya da barış anlaşmasının yapılması durumunda söz konusu ateşkesi ya da barışı garantiye almak için Avrupa ülkelerinin oluşturacağı

(Almanya bu birliğe asker vermeyecek) bir uluslararası birliğin bu ülkeye konuşlandırılmasına karar verildiğini açıkladılar. NATO’nun kendi üyelerine verdiğine benzer bir güvenlik garantisi içeren bu planı zirveye katılan ABD de destekliyormuş. SİHA’lar ve uydularla Rusya’nın anlaşmaya uyup uymadığını takip edip, bu uluslararası gücü bilgilendireceklermiş. Yani Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması halinde bu ülkeler hep birlikte karşılık vereceklermiş.

Ukrayna’ya toprak kaybını (ve tabii ki Kırım’ı) kabul ettirerek Rusya’yla bir an önce anlaştırmayı hesaplayan Trump’ın sonuçta ABD’nin de fiilen savaşa girmek zorunda kalma olasılığı içeren bu planı nasıl değerlendireceği ve Putin’le pazarlık masasına getirip getirmeyeceği belli değil. Ama Putin’in böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceği biliniyor.

Bunu, Paris’teki niyet anlaşmasını barışı getirecek bir gelişme gibi kamuoyuna duyuran Avrupalı liderler de biliyorlar elbette. Ancak AB’nin uluslararası bir aktör konumuna yükseltecek böyle bir anlaşma için Trump’ı kendi taraflarına almaktan başka çareleri yok şimdilik.

Ancak Trump, AB’yi bir “birlik” olarak ABD’nin “düşmanı” olarak görüyor. Ve bu son stratejik belgede ortaya çıkan yeni bir şey değil. Daha ilk başkanlık döneminde AB’nin Rusya ve Çin’den daha büyük düşman olduğunu açıklamıştı.

Başında Trump’ın olduğu ABD yönetiminin AB ve NATO’ya, oradaki müttefiklerine ne gözle baktığını gören Avrupalılar yeni strateji belgesinin bir “boşanma belgesi” olduğunu kabul etmekte zorlanıyorlar. Israrla “doğudan yani Rusya’dan birkaç yıl sonra gelecek saldırı” olasılığına kilitlenerek, insanlığı asıl büyük tehlikeye karşı çaresizliğe sürüklüyorlar.

Trump yönetimi Avrupa’yı sadece bir siyasi ve ekonomik rakip ya da düşman olarak görmüyor. Elbette AB, kapitalizm ve emperyalist bir altyapı üzerinde yükselen bir uluslararası entegrasyon projesi. Ancak aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi alanlarda tüm insanlık için önemli kazanımlara (son yıllarda bu alanların hepsinde önemli gerilemeler de olsa) ve insanlığa büyük yıkımlar yaşatan iki büyük dünya savaşından çıkan derslere dayanan bir uygarlık projesi.

ABD yönetimi AB’nin asıl bu özelliklerine karşı. Yeni strateji belgesiyle bu entegrasyon projesini “çökmekte olan bir uygarlık” olarak tanımlıyorlar. Buradaki aşırı sağcı ve faşist partileri gerçek yurtseverler olarak selamlıyorlar.

Aslında söz konusu belgedeki Avrupa’yla ilgili “ifade özgürlüğü sansürle engelleniyor, muhalefetteki yurtsever partiler baskı altına alınıyor” eleştirileri de yeni bir şey değil. Başkan Yardımcısı J.D. Vance, geçtiğimiz yıl Münih’te, geleneksel “Güvenlik Konferansı’ndaki” konuşmasında Avrupa’daki “düşünce özgürlüğü” için endişeleri olduğunu belirtip, ABD hükümetinin Avrupalıların ifade özgürlüğü için mücadelesine destek vereceğini ilan etmişti.

Vance, bu çıkışıyla ABD’nin bir yandan Avrupa’da giderek güçlenen güçlenerek, mevcut çok partili sisteme alternatif olma potansiyeli taşıyan aşırı sağcı ve faşist hareketlere destek verirken, diğer yandan da Avrupa Birliği’nin Amerika merkezli internet şirketlerine de mali ve etik yükümlülükler getiren yasal girişimleri “ifade özgürlüğüne getirilen engel” olarak gördüklerini ilan etmişti.

Ama, AB’yi her şeyden önce “düşünce ve ifade özgürlüğüne” dayanan bir uygarlık projesi olarak savunan Avrupalı liderlerden, bu suçlamalar karşısında protesto gelmedi. Hiçbiri Trump’ı kızdırmayı göze alamıyordu. Onun ve başında olduğu ABD’nin Avrupa’nın müttefiki olduğunu geveleyip durdular.

Trump’ın Hitler’in 1939’da Polonya’ya saldırısını çağrıştıran Venezuela operasyonuna karşı çıkmayarak, kendi kurdukları uygarlığın çöküşünü hazırlıyorlar.




v 2.0.0.0