Hayatta kalmak mı insanca yaşamak mı?
Dün sabah, bu haftanın yazısını yazmak üzere bilgisayarın karşısına geçtiğimde önüme düşen bir haber, ABD Başkanı Trump’ın konut piyasasına ilişkin düzenlemelerinden bahsediyordu. Trump, meseleyi şu can alıcı cümleyle özetlemişti: “Evlerde şirketler değil, insanlar yaşar.”
Merak etmeyin, bir Trump güzellemesi yapmayacağım. Ancak bugünkü iktidar sahiplerinin Trump’a olan "ilgilerini" bildiğim için, Türkiye’deki konut krizini bu referansla gündeme getirmenin, belki onların da ilgisini çekebileceğini düşündüm. Çünkü mesele ideolojilerin ötesinde, temel bir varoluş krizine dönüştü.
Bir ülkenin refahını ölçmek için karmaşık ekonomik endekslerin labirentinde kaybolmanıza gerek yok. Türkiye’de yoksulluk o kadar kanıksandı ki, artık refah denince akla sadece gelirin "açlık sınırı" ile kıyaslanması geliyor. Oysa çalışan bir insanın sadece "karnını doyurabiliyor olması" bir refah göstergesi olamaz, olmamalıdır. Bu yanılsamayı bir kenara ittiğimizde, asıl soru tüm berraklığıyla karşımızda belirir: İnsanlar; başlarını sokacakları huzurlu bir eve, makul bir gelirle ve öngörülebilir bir sürede erişebiliyor mu?
Barınma, insan varoluşunun en temel ihtiyacıdır. Ancak bugün Türkiye’de konut, bir "yuva" olmaktan çıkıp bir "portföy enstrümanı"na dönüştüğü için mesele sadece bir fiyat artışı değildir; yaşamın bizzat daralmasıdır.
Kira/gelir rasyosu kontrolden çıktıkça, istatistiklerdeki refah kâğıt üzerinde parlar ama gündelik hayatta solar. Gençler evlenmeyi erteler, yetişkinler aile evlerine geri sığınır; şehir içindeki bu zorunlu kaçışlar ise "yeni bir yaşam tarzı" illüzyonuyla pazarlanır. Bir dönemin konut piyasasında dil daha insaniydi; 100-120 metrekare "sıradan", 150 metrekare "makul" sayılırdı. Genişlik; çocukların oyun alanı, aile mahremiyeti ve nefes alacak bir yaşam düzeni demekti.
Bugün ise ilanların dili, mimari bir tercihi değil, yoksulluğu kodluyor: 1+1, 1+0, stüdyo... Bu terminolojinin ardında estetik bir arayış değil, ekonomik bir imkânsızlık yatıyor. "Yeni ve modern" etiketiyle sunulan 35 metrekarelik kutularda; salonu, mutfağı ve yatak odasını aynı boşluğa sığdırmanız bekleniyor. "Salon+Yatak Odası" gibi melez türlerin icat edildiği bu düzende, mahremiyet katalogda "opsiyonel" bir özellik haline gelmiş durumda. Dış dünya ile tek bağ ise "Fransız balkon" denilen; kapısı olan ama dışarısı olmayan bir yanılsamadan ibaret.
Kriz sadece fiziksel değil, aynı zamanda yapısal bir dönüşümü işaret ediyor. Ev artık bireyin sığınağı değil, sermayenin güvenli limanıdır. "Satın al-kirala" formülüyle beslenen bu yeni düzen; arsa, imar ve kredi kanallarıyla devasa bir rant döngüsü yaratıyor. İş dünyasının dev isimlerinin binlerce konutu kiraya verme hedeflerini bir "başarı hikâyesi" gibi anlatması, madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise bu cümleyi "Ben bu oyunda artık yokum" diyerek dinleyen milyonlarca ücretli çalışan vardır.
Bu sürecin adı konutun finansallaşmasıdır. Konutun değeri, içindeki yaşam kalitesinden değil; gelecekteki satış fiyatından veya getireceği kiradan türetilir oldu. Hal böyle olunca politik dil de teknokratik bir soğukluğa bürünür: "Barınma" yerine "konut edinimi", "insan" yerine "talep", "yoksulluk" yerine ise "erişim sorunu" denmeye başlar. Bu, sessiz bir sınıfsal yeniden dağıtım mekanizmasıdır: Gelir, her ay düzenli bir biçimde kiralar aracılığıyla alttan üste doğru pompalanır.
Barınma krizi bugün iki koldan ilerliyor: Bir yanda hayatın fiziksel olarak daraltıldığı metrekare krizi, diğer yanda konuta erişimin imkânsızlaştığı finansallaşma. Bu tabloya deprem gerçeği de eklenince kriz katmanlanıyor. Dönüşüm projeleri "güvenlik"ten ziyade "değer artışı" üzerinden tartışıldığı için insanlar, hem riskli evlerde oturmaya mahkûm ediliyor hem de o evlerin kirası "emsal artışı" gerekçesiyle her gün daha da büyüyor.
Önce şu masalı terk etmek gerekiyor: Konut piyasası kendi kendine dengeye gelmez; piyasanın "doğal dengesi", her zaman güçlü olanın lehine kurulur. Çözüm için radikal, kamucu ve insan odaklı adımlar şarttır.
Nihayetinde konu tek bir soruda düğümleniyor: "Konut ne işe yarar: İnsanların içinde yaşaması için mi, yoksa finansal spekülasyon için mi?" Eğer yanıt spekülasyonsa, payımıza düşen sadece daha küçük evler değil, daha küçük hayaller olacaktır. Ve o hayaller küçüldükçe, refah dediğiniz şey istatistiklerde şişerken sokaktaki insanın hayatında daralmaya devam edecektir.