Çalışma hayatında kısa mesai makyajı: Esnekliğin görünmez kuşatması
Türkiye’de çalışma hayatı, 2026 yılına teknoloji sektöründen yansıyan "4 gün çalışma" ve "mesai saati indirimi" pilot uygulamalarının yarattığı iyimser havayla girdi. Ancak bu parıltılı vitrinin arkasında, işveren dünyasının on yıllardır TÜSİAD ve TİSK raporlarında ilmek ilmek işlediği, iş yasasını "kuralsızlaştırma" hedefi sessizce ilerliyor.
Burada aslında çalışma hayatının temel parametrelerini değiştirmeyi amaçlayan stratejik bir hedef söz konusu.
İşveren kanadı, çalışma saati tartışmalarının yarattığı bu "modernleşme" iklimini, kendi yapısal taleplerini yasalaştırmak için bir araç olarak kullanıyor. İşveren raporlarında "işgücü piyasasının katılığı" olarak kodlanan ve bugün pilot uygulamalarla normalleştirilmeye çalışılan o talepler, aslında işçinin son sığınaklarını hedef alıyor:
• Kıdem tazminatının "Fon" ile tasfiyesi: Raporlarda "sürdürülebilir finansman" adı altında sunulan, ancak asıl amacı işverenin üzerindeki tazminat yükünü kaldırmak olan kıdem tazminatının fona devri talebi. Bu, işçinin işten çıkarıldığında eline geçen en büyük güvencenin belirsizleşmesi demektir.
• Belirli süreli sözleşme dayatması: Mevcut yasada istisnai olan süreli sözleşmelerin "ana kural" haline getirilmesi. Bu hamleyle işveren, hiçbir tazminat ödemeden sözleşme sonunda işçiyle yollarını ayırma serbestisi istiyor, böylece ş güvencesi ortadan kalkıyor.Deneme Sürelerinin "Kuluçka" Dönemine Dönüşmesi: 2 aylık yasal sürenin 6 aya hatta 1 yıla çıkarılması. Bu, işçiyi uzun süreler boyunca hiçbir hak biriktiremeyen ve her an kapı önüne konulabilecek "geçici" bir figür haline getirmeyi amaçlıyor.
• Telafi çalışması ve denkleştirme süreleri: Mevcut yasada sınırlı olan telafi çalışması sürelerinin (işin durması halinde sonradan çalışılması) ve denkleştirme (yoğun dönemde fazla çalışıp boş dönemde dinlenme) sürelerinin uzatılması. Bu, "mesai saati düştü" denilen düzende, işçinin aslında patronun ihtiyacına göre haftada 60 saat çalıştırılabilmesinin önünü açıyor.
• Ücretin performansa endekslenmesi: Sabit maaş yerine parça başı, kota veya performans odaklı ücretlendirme modellerinin yaygınlaştırılması. Bu, çalışma saati azalsa bile işçinin aynı parayı alabilmek için daha yoğun ve stresli çalışmaya zorlanması anlamına geliyor.
Bugün teknoloji ve hizmet sektöründe test edilen çalışma saati indirimleri, aslında sınırlı sayıda çalışanın (beyaz yakalıların) yaşam tarzı beklentilerine hitap ediyor. Oysa Türkiye iş gücünün ezici çoğunluğunu oluşturan mavi yakalılar ve saat ücretli çalışanlar için durum çok farklı.
Enflasyon sarmalında ay sonunu getiremeyen işçi için "serbest zaman" öncelikli bir ihtiyaç değil, bir gelir kaybı tehdididir.
Ülkemizde çalışanların yakıcı düşük ücret ve sendikasızlaşma gibi sorunları dururken, sadece "çalışma saatlerinin" parlatılması, emeğin gerçek sorunlarının üzerini örten bir illüzyona dönüşüyor.
2026 model çalışma saati tartışmaları, sahne ışıklarının sadece vitrine (kısa çalışma saatlerine) odaklandığı bir oyun gibidir. Ancak sahne arkasında, işçinin kıdeminden, iş güvencesinden ve tazminat hakkından vazgeçmesini sağlayacak yapısal bir dönüşümün hazırlığı yapılmaktadır.
Gerçek emek gündemi; vitrindeki "serbest zaman" vaatlerine değil, sahne arkasında hazırlanan bu "kuralsızlaştırma" paketine odaklanmalıdır. İşçinin ihtiyacı olan, patronun insafına terk edilmiş bir "esneklik" değil; insanca yaşayacak bir ücret ve yasal güvenceleri tahkim edilmiş bir çalışma düzenidir.