2026’nın eşiğinde kozmik bir muhasebe: Işıklı bir yılın ve adaletin peşinde
Hiçbir “başarı”, haksız yere hürriyeti çalınmış bir insanın masumiyetinden daha değerli değildir. Hiçbir “iktidar”, baharın ilk günlerinde omzumuzu ısıtan güneş kadar kıymetli değildir. Bir insanı sevmenin derinliği ve doğayla uyum içinde olma hali, modern dünyanın bize sunduğu tüm pırıltılı ödüllerden daha gerçektir
Zamanın o durdurulamaz çarkı bir kez daha dönüyor ve bizi 2026 rakamının eşiğine bırakıyor. Her yıl sonu olduğu gibi, bugün de geçip giden zamana yapay kilometre taşları koymak, ömrümüzün sınırlarını bir nebze olsun kavrayabilmek için 31 Aralık gecesini bir milat sayıyoruz. Aslında 31 Aralık’ın diğer günlerden hiçbir farkı yok; ama biz insanların umuda, yeni bir başlangıç illüzyonuna ve “Bu kez her şey daha güzel olacak” demeye ihtiyacı var. Ancak bu yıl, kutlamaların ışıltılı kabuğunu soyup altına, o çıplak ve sarsıcı gerçeğe bakma vaktidir.
İnsanoğlu, kaç yaşına gelirse gelsin, ruhunun derinliklerinde hep o muhtaç bebeklik evresinde kalıyor. Bir bebeği düşünün: Karnı tok, altı kuru, sırtı pek, yatağı sıcak ve sancısı yoksa dünyaya gülücükler saçar. Yetişkin dünyası da aslında bu kadar basittir. Eğer barınma, beslenme ve ısınma garantide değilse; eğer gelecek kaygısı bir karabasan gibi çökmüşse, insanların yüzü gülmüyor. Huzursuzluk, bir salgın hastalık gibi toplumun damarlarına yayılıyor.
Buna bir de gökyüzünün adaletsizliği ekleniyor. Güneşin parlaklığını sakındığı, gri ve soğuk sabahlarda yataktan kalkmak bir yük haline geliyor. Sanki dışarı çıkmanın, üretmenin, yaşamanın hiçbir anlamı yokmuş gibi bir isteksizlik kaplıyor içimizi. Bu yüzden ben kimseye sadece “Yeni yılınız kutlu olsun” demiyorum. Mutluluk gelip geçicidir; ben “Yeni yılınız ışıklı olsun” dileğini yineliyorum. Hem iklimsel olarak hem de zihinsel olarak ışığa muhtacız. Türkiye’de daha az kavga, daha çok barış ve daha çok ışık... Çünkü hangimizin bir sonraki yılbaşını göreceği meçhul. Hiçbirimizin elinde yaşam garantisi yokken, bu kısa dünya konukluğunu neden birbirimiz için cehenneme çeviriyoruz?
Zamanı hepimiz aynı ölçekte yaşamıyoruz. Biz dışarıda, dijital saatlerimizin, hızlı otomobillerimizin ve saniyeleri bölen teknolojik aygıtlarımızın içinde zamanı tükettiğimizi sanırken; zamanın gerçekten “geçtiği” değil, “ağırlığıyla çöktüğü” yerler var. Hapishaneler... Nazım Hikmet’in o meşhur dizesindeki gibi, elindeki kurşun kalemin kısalışıyla kendi ömrünün tükenişini kıyaslayanların dünyası.
Özellikle de hiçbir suçu olmadığı halde, haksız yargılamaların, siyasi manevraların ya da hukuki hataların kurbanı olarak dört duvar arasında tutulanların ızdırabı, 2026’ya girerken vicdanımızda taşımamız gereken en ağır yüktür. Suçsuz bir insan için hapis, sadece özgürlükten mahrum kalmak değildir; hayatın akışından, sevdiklerinin kokusundan, bir ağacın yaprak döküşünü izleme hakkından koparılmaktır. Biz dışarıda geri sayım yaparken, onlar bir günün daha bitişini, duvardaki bir çentiğe ekliyorlar. Suçsuzların feryadının duyulmadığı bir toplumda, yılbaşı ışıkları sadece birer göz boyamadan ibarettir. 2026 için dileğimiz, adaletin mülkün temelinden ziyade vicdanın temeli olmasıdır.
Son yıllarda modern insanın ruhunu saran bir “başarı” virüsü var. Daha çok ün, daha çok para, daha çok iktidar... İnsanlar bu soyut hedefler peşinde koşarken dilleri dişleri kilitleniyor, birbirlerinden nefret eder hale geliyorlar. Oysa bir ölçek meselesidir her şey. Bilim insanları dünyanın 4 milyar yıl önceki halinden bahseder; zehirli gazlar, fokur fokur kaynayan sular... Uzaydan bakıldığında eksi 92 derecelik mutlak karanlığın ortasında, eksi 40 ile artı 40 derece arasında asılı kalmış o “mavi portakal” üzerinde ne kadar küçük olduğumuzu bir anlasak, hırslarımız kendiliğinden sönecek.
Hiçbir “başarı”, haksız yere hürriyeti çalınmış bir insanın masumiyetinden daha değerli değildir. Hiçbir “iktidar”, baharın ilk günlerinde omzumuzu ısıtan güneş kadar kıymetli değildir. Bir insanı sevmenin derinliği ve doğayla uyum içinde olma hali, modern dünyanın bize sunduğu tüm pırıltılı ödüllerden daha gerçektir. Biz bu dünyada sadece birer kelebek ömürlü misafiriz; misafirliğimizi hırgürle geçirmek, kendi yazgımıza ihanet etmektir.
Bu karmaşık ve öfkeli dünyada eğer sanat olmasaydı, hayata nasıl dayanırdık bilmiyorum. Sanat, ölümlü olduğunun bilincinde olan insanın tek tutamağıdır. Hayvanlar ölür ama ölümü bilmezler; insan ise ölüme yargılı olduğunu bildiği için masallara, efsanelere ve şiire sığınır. Sanatın amacı bizi eğlendirmek değil, kavrayışımızı ve kalite duygumuzu yükseltmektir. Klasik ve modern edebiyatımızdan, Yunus Emre’den, Fuzuli’den, Şeyh Galib’den, Nazım Hikmet’ten, Yaşar Kemal’den vazgeçmek, köklerimizi kurutmaktır.
Ve kadınlar... Savaşın bir erkek davranışı olduğunu söylemek haksızlık olmaz. Bir insanı doğurmanın, sancısını çekmenin ve yirmi yıl üzerine titremenin ne demek olduğunu bilen bir kadın, erkekler gibi kolayca “yok edici” olamaz. Erkekler çocukları asker yapar, cepheye sürer ve bir patlamayla her şey biter. Kadınlar bu yok oluşun doğaya ne kadar aykırı olduğunu iliğinde hisseder. Belki de 2026 ve sonrası, bu çıldırmış dünyayı kadınların şefkatinin ve sanatın estetiğinin kurtardığı bir dönem olacaktır.
Önümüzdeki yılın gündeminde yine ekonomik krizler, toplumsal gerginlikler ve kavgalar olacağını tahmin etmek zor değil. Ama tüm bu karanlığın içinde, insanlar yine aşık olacak. Dünyanın bütün mutluluğunu bir sevgilinin gülümsemesinde bulanlar, umudu yeniden yeşertecek. Tahliye olan o suçsuz mahkumlar, bir dost sofrasında yudumladıkları ilk bardakla zulmün anısını yıkamaya çalışacak. Hastalar iyileşecek, çocuklar doğacak.
Tık, tık, tık, tık... Zaman geçiyor. Bu yazıyı okumaya başladığınız noktada değilsiniz artık. Saatlerin değil, doğanın ritmini hissetmeye çalışalım. Soluğumuz ağzımızda koşturmadan yaşayalım. 2026 yılında, haksızlığa uğrayanların adalet bulduğu, hırsların dindiği ve herkesin bir parça “ışık” bulabildiği bir dünya dilerim.
Unutmayın; antik çağda etik, “doğaya uygun yaşama” demekti. Doğaya, adalete ve vicdana uygun bir yıl geçirmek dileğiyle.
Yeni yılınız ışıklı olsun.