2 dk. 36 sn. Birgun

Kıdem tazminatı yeni fonlara kurban mı ediliyor?

Çalışma hayatı 2026 yılına oldukça hareketli bir giriş yaptı. Bir yanda en düşük emekli maaşının 20 bin TL sınırında kalması, diğer yanda esnafın 7 bin 200 gün prim eşitleme beklentisi konuşulurken asıl tartışma, nisan ayından itibaren bordrolarda yeni bir kesinti kalemi olarak karşımıza çıkacak olan o zorunlu katılım modelinde yoğunlaşıyor: TES (Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi).

Hükümetin nisan ayı itibarıyla hayata geçirmeyi planladığı bu sistem, kağıt üzerinde "ikinci bir emeklilik geliri" vaat etse de, rakamlar ve tarihsel gerçekler başka bir tabloya işaret ediyor. Eğer bu düzenleme kesinleşirse, nisan ayından itibaren asgari ücretli bir işçinin bordrosundan, işveren katkısı da dahil olmak üzere yıl sonuna kadar toplam 11 bin 890 TL kesilecek.

Henüz eline geçmeden enflasyon karşısında eriyen asgari ücretli için bu rakam, sadece bir "tasarruf" değil; kiradan, mutfaktan ve çocukların eğitiminden feragat edilmesi gereken devasa bir meblağdır. Peki, çalışan neden bu "tamamlayıcı" adı altındaki kesintiye kuşkuyla bakıyor? Cevap, toplumsal hafızamızda ve bugünkü uygulamalarda gizli.

Ülkemizde "fon" denildiğinde çalışan kesimin zihninde canlanan hatıralar maalesef pek de parlak değil. Geçmişte büyük umutlarla kurulan Konut Edindirme Yardımı (KEY) ve Tasarrufu Teşvik Fonu gibi yapıların akıbetini hatırlayalım. Yıllarca işçinin alın terinden kesilen paralar, geri ödeme vakti geldiğinde enflasyon karşısında birer sembolik rakama dönüşmüş, tasfiyeleri ise yılan hikayesine dönmüştü. Vatandaşın devlet eliyle yönetilen fonlara karşı geliştirdiği bu "ihtiyatlı duruş", bir önyargı değil, acı bir tecrübedir.

Bugün ise elimizde çok daha taze bir örnek var: İşsizlik Sigortası Fonu. DİSK-AR tarafından Ocak 2026’da yayımlanan son rapor, fonların nasıl "amacından saptırılabildiğini" tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Rapora göre; işçinin zor günleri için biriken bu kaynağın yüzde 54’ten fazlası doğrudan veya dolaylı yollarla işveren teşviklerine aktarılmış durumda. Geniş tanımlı işsiz sayısının 12 milyonu aştığı bir ortamda, asıl hak sahibi olan işsizlerin sadece yüzde 15,9’u fondan ödenek alabiliyor.

Şimdi sormak gerek: Kendi biriktirdiği işsizlik parasını dahi alırken binbir türlü şartla karşılaşan emekçi; nisan ayında başlayacak ve yıl sonuna kadar cebinden 11 bin 890 TL eksiltecek olan akıbeti meçhul yeni bir fona nasıl güven duyabilir?

Meselenin en can alıcı noktası ise 1936 tarihli İlk İş Kanunumuzdan beri var olan ve emek kesimi tarafından "son kale" olarak görülen Kıdem Tazminatı’nın bu yeni fonla ilişkilendirilmesi. Kıdem tazminatı, çalışan için sadece bir toplu para değildir; o bir iş güvencesidir, haksız feshe karşı bir kalkandır. Bu hakkın bir fon havuzuna devredilerek "belirsizleştirilmesi", işçinin işveren üzerindeki yasal yaptırım gücünü de elinden alacaktır. 1936’dan beri süregelen bu hak, ekonomiye kaynak yaratma hamlelerine kurban edilemeyecek kadar köklü ve kutsaldır.

Emeklilik hayatında "ekstra gelir" fikrine kimse karşı çıkmaz. Ancak bu, halihazırda zaten yüzde 14 SGK primi ödeyen ve üzerine vergi ve diğer fon kesintileriyle boğuşan, alım gücü düşmüş kitlelerin üzerine zorunlu bir yük bindirerek yapılamaz.

Ekonomik gerçeklerin halkın mutfağındaki yangınla ölçüldüğü bu dönemde, iktidarın ajandasındaki öncelikler sıralaması ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıyadır. Bugün Türkiye’nin asıl gündemi; geçim derdindeki esnafın 7 bin 200 gün primle adalet arayışına yanıt vermek, milyonlarca emekliyi açlık sınırının altındaki rakamlardan kurtarıp insanca yaşayacak bir zemine taşımak olmalıdır.

Ancak görünen o ki, ekonomi yönetimi çözümü halkın refahını artırmakta değil, nisan ayında başlatılması planlanan TES kesintileriyle emekçinin cebindeki son kuruşa ‘ortak olmakta’ aramaktadır. Sonuç olarak; geçmişin başarısız fon tecrübeleri orta yerde dururken, işsizlik fonu işverene can suyu yapılmışken, yeni bir ‘fon icat etmek’ güveni geri getirmez, aksine sarsılan toplumsal sözleşmeyi tamamen koparır. Devletin asli görevi, işçinin alın terini belirsiz fon havuzlarında eritmek değil; eriyen alım gücünü tahkim etmek ve emekçiye "Yarınım ne olacak?" dedirtmeyecek gerçek bir güvence sağlamaktır. Zira çalışma hayatında asıl ‘tamamlanması’ gereken finansal açıklar değil, vatandaşın devlete ve yarınlara duyduğu adalet duygusudur.




v 2.0.0.0